AKŞAM GAZETESİ | Deniz Gökçe | 2009-01-06
Bilindiği gibi bugünün deflasyonist ortamında her ülke, parasının bir ölçüde (ortalığı çok karıştırmayacak kadar) değer kaybını ister, çünkü durgunluktan en kolay çıkış yolu ihracatı artırmaktır. Ancak her ipini koparan ülke de parasını devalüe edemez çünkü bir ülkenin parası değer kaybediyorsa, en azından bir diğer ülkenin parası değer kazanmak zorundadır. Üstelik ülkelerin paralarının aşırı değer kazanması, derhal yerel korumacılık girişimlerini harekete geçirir, dünyada arzu edilmeyen bir korumacılık havası esmeye başlar.
ABD Merkez Bankası FED son dönemde son derece cesur kararlar aldı. Önce kendi politika faizini nerede ise sıfıra çekti, müthiş faiz kararına ek olarak da “quantitative easing” denen ve faizin bir silah olmadığı ortamlarda gene de likidite miktarını artıracak olan her tür menkul kıymet alımlarına girişti. ABD Merkez Bankası’nın bu yaptıkları, Japonya’nın 2000’li yıllarda yaptığı türden para politikası adımları ve geçmiş başarıları çok tartışmalı adımlar da olsalar, gene de bugünün alternatifsizliğinde doğru yönde adımlar.
Tabii merkez bankalarının likiditeyi bu kadar çok artırmalarının ve deflasyonu engelleme çabaları çerçevesinde para politikasını sonuna kadar “yumuşatmalarının” döviz kurları açısında önemli sonuçları da olur. Hatırlanırsa finansal krizin tüm dünyada gerçekleştiği ve uzun vadeli geçerli olduğu anlaşılınca, ABD dışında yapılmış olan yatırımlardan ABD bölgesine ve dolara geri dönme çabası ortamında, dolar, euro karşısında eylül ayından başlayarak aralık başına kadar değer kazanmıştı. Benzer şekilde “üç vakit evvel” “carry trade” denen, ve Japon Yeni borçlanarak yüksek getirili ülkelerde yapılan yatırımlar da çözülmeye başlamış ve Japon Yeni de, kendi ülkesine dönen fonların yen talebini artırması ile değerlenmeye başlamıştı.
Ancak Ben Bernanke’nin hızla faizleri sıfıra indirmesi oyunu değiştirdi. Likidite artırım kararlarının ortaya çıkması ve Avrupa’da Merkez Bankası’nın faiz indirimlerinin de sınırlı olacağı beklentisinin kuvvetlenmesi, aralık ayında, büyük çapta ABD-Avrupa arasında yüksek faiz farkının göz önüne alınması nedeni ile doların euro karşısında değer kaybetmesine yol açtı.
Piyasada tartışılan faktörlerden biri ABD Merkez Bankası’nın bugün ortalığa döktüğü dev likiditeyi piyasadan geri çekme dönemi geldiğinde zorlanacağı ve enflasyonist güçlerin ortaya çıkacağı beklentisi. Ne zaman gerçekleşeceği bilinmese de piyasada bu faktör konuşuluyor. Likidite ve faiz kararlarına ek olarak, yeni ABD hükümeti döneminde, planlanan trilyon doları aşacak destek paketlerinin nasıl finanse edileceği sorusu da sorulmaya başlanınca, doların kaderi değişti ve bu sefer de euro değerlenmeye başladı. Özetle doların değer kaybı sonuçta bugünkü faiz farkı ile, geleceğe dönük, bütçe açığı endişelerinden kaynaklanıyor. Tabii ki Türkiye piyasaları açısından da çok önemli olan euro-dolar paritesi bir trendin etrafında günlük olarak inip çıkacak yani hep dalgalanacak. Ancak euro ve yenin en azından 2009 yılının ilk üç ayında değerlenme trendi sergilediğinin düşünülmesi her ikisi de ihracatla ayakta kalmaya çalışan, temelde cari denge fazlası ve tasarruf fazlası olan, ihracata dayalı sanayi ve teknoloji ülkeleri Almanya ve Japonya’da alarmları çaldırıyor.
Tersine doların değer kaybı, ABD ihracatçısı açısından ve ABD’de deflasyon korkusu çekenler tarafından olumlu karşılanıyor.
Benzer şekilde örneğin dolarizasyonun ve dolar ile borçluluğun yüksek olduğu ve paraları son dönemde hızla değer kaybetmiş olan bazı gelişen ülkelerde de genelde, kur endişelerini bir ölçüde ortadan kaldırarak olumlu etki yapıyor. Dolar değer kaybının bir süre devam etmesini beklemekteyiz. ABD dördüncü çeyrek reel büyüme sayıları 2009 yılında ilan edildiği zaman doların daha da değer kaybı gündeme gelecektir (çok düşük reel büyüme verileri bekleniyor). Dolar değer kaybına bir süre devam edecek ama süreyi tahmin etmek zor. Avrupa faizleri hızla düşürme durumuna geldiği zaman diyelim!