AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-01-06

kategori2

Soyutlama yaparken ölen bir beyin

Bir kere adres sorduğunuz her kişi ilk önce çok şaşırmış ve bu hayatında duymuş olduğu en saçma ve olabilemez adresmiş gibi tavırlar alır. Sizi kınar filan... Hatta kendisini tutmasa sizi dövecekmiş gibi tavırlar da alır.
İster inanın ister inanmayın; 50 yıl kadar yaşadığı mahalledeki adresi sorduğunuzda bile 'hiç duymadım' diye cevap verene bile rastladım ben.
Bu kategoriye giren insanların mahsustan bilmez gibi davrandıklarını düşünüyorum. Çünkü hiçbir insan onlar kadar aptal olamayacağına göre ya mahsus 'bilmiyorum' diyorlardır ya da 'ya eğer doğru tarif edersem başıma bu yüzden iş gelirse' diye de düşünüyor olabilirler. Çünkü bizim memlekette hemen her rutin davranıştan dolayı insanların başına her an olmadık işler gelebilir.
Bildiği adresi bilmediğini söyleyenlere veya her soruya 'bilmiyorum' cevabını verenlere alışığım da adres tarifi meselesinde bugüne kadar yaşadığım en travmatik olay başıma geçtiğimiz cumartesi geldi.
O gün tuhaflıklar olacağı daha sabahtan belliydi. Oğlanı arkadaşlarına bırakıp bir adrese Rana ile birlikte gidecektik. Oğlan tam giderken birden geriye dönüp 'Ben yokken sakın ha boşanmayın' dedi.
Biz, oğlan 'durup dururken bu lafı neden etti?' diye düşünürken arabanın içindeyken gideceğimiz yer Kadıköy Evlendirme Dairesi'nin yanında diye konuşmuştuk.
Oğlan 'bunlar birbirleriyle zaten evli olduğuna göre yine daireye gidiyorlarsa bu olsa olsa boşanmak için olmalı' diye mantık yürütmüş.
Annesi boşanmanın nasıl olabileceğini çok detaylı bir şekilde ona anlattı. Bu kadar detaylı, tüm prosedürleriyle boşanmayı ancak buna gerçekten hazırlanıp, planlar yapmakta olan birisi bilebilirdi.
Bir ara plan yapmış ve şimdi vazgeçmiş olsa bile benim için yine bir umut var yani. 'Belki ileride planı tekrar uygular ve bu sefer sonuna kadar gider' şeklinde düşündüm diye. Bu hayatta umudu hiç yitirmeyeceksin.
Ben yine kendimi tutamadım. 'Merak etme çocuğum, boşanmıyoruz. Sadece annen beni kendi elleriyle ikinci karımla evlendirmeye götürüyor' dedim.
Oğlanın zeka düzeyi, Türkiye'de geçerli olan ortalama köşe yazarı zeka düzeyinin hayli üstünde olduğundan bu espriyi anladı ve sadece güldü.
Kadıköy'e doğru yola çıktık. Bir yerde durup benim bütün itirazlarıma rağmen yine de adresi sormaya karar verdik.
Rana bir keresinde Üsküdar'dan Taksim'e gelirken beni cep telefonuyla Anadolu Kavağı'ndan arayıp 'galiba kayboldum' demişti. O öyle durumda, ben ise İstanbul'da her sokağa çıkışımda yeni bir şehre gelmş gibi turistik bir zevk duyuyorum, hiçbir semti hiçbir zaman hatırlamıyorum.
Dolayısıyla ikimiz bir arada olunca adres bulmamız mümkün değil ama çok iyi tarif ederiz. Çünkü tarifi dinleyen insan bizden uzaklaşınca ortadan tamamen kaybolursa da bunu dert etmeyiz.
İstanbul'da çok sayıda insan ortadan sır olup tamamen kayboluyor ya; bunların önemli bölümünde bizim adres tariflerin de payı vardır mutlaka.
Bir adamcağızın yanına yaklaştık ve arabanın penceresini açtım. Lokal görünümlü bir insandı ve bu yüzden 'adresi iyi bilir' diye düşündüm. 'Kadıköy Evlendirme Dairesi nerede?' dedim. Adam o an hiç sektirmeden bana sırtını döndü ve tamamen sessiz kaldı. Bir ara ayaktayken 'öldü' diye korkmaya başladım. O kadar mutlaktı sessizlik yani.
'Tipim o kadar mı bozuk veya bilmeden bir terbiyesizlik mi yaptım?' diye de düşünmeye başladım. Ben arabanın içinde adamın sırtına bakıyorum. Adam ise komaya girmiş gibi tamamen sessiz. Bir dakika filan öyle kaldık. Bende zihinsel hiperaktivite olduğundan ve atalet içinde katiyen bir dakikadan fazla kalamadığımdan sonunda dayanamadım; 'Herhalde blmiyorsunuz, biz gidelim o zaman' dedim ve bunu der demez adam büyük bir öfkeyle döndü bana ve sohbetimiz başladıktan üç dakika sonra nihayet yüzünü görmeyi başardım. 'NİYE BİLMEYECEK MİŞİM, TABİİ Kİ BİLİYORUM' diye azarladı beni.
'Peki rica etsem bize de anlatır mısınız, bizimle paylaşır mısınız bilginizi?' dedim ve adam konuşmaya, anlatmaya başladı.
Anladığım kadarıyla daha önce suskunken adresi kafasında canlandırıyormuş. Vücudu bu kadar fazla yoğun soyutlamayı kaldıramadığından tamamen durmuştu  galiba.
Bir beynin bu kadar şeffaf olarak çalışmasına ilk defa şahit olmuştum. Soyutlama yapmaya çalışırken duran beyinlerin olduğunu teorik düzeyde biliyordum ama ilk kez soyutlama yaparken duran beyni, durmayı bırakın geçici olarak ölebilen beyni de sonunda  somut biçimde görmüştüm. Bu da benim kaldırabileceğim bir somutluk düzeyi katiyen değildi.
Neyse; sonra geri döndük ve ben günün kalan bölümünü 'babacan' diye bir kelimenin var olabildiği bir dünyada 'annecan' kelimesinin de olması gerektiğini iddia eden oğlumla münakaşa ederek geçirdim.