Rana ile bir konuda anlaşamıyoruz. (Yazıya anlamsız ve yanlış bir cümleyle başladığım için özür diliyorum. Eğer anlaşamadığımız konuları bir saymaya başlarsam eminim ki yüz binleri bulur. O nedenle son üzerinde anlaşamadığımız 'bir' nokta, sadece şu an için en önemli olanlardan birisi. Belki de hayati önemde olanı. Çünkü anlaşmazlık sürdüğü takdirde büyük ihtimalle canımdan olacağım).
Ben, 7 yaşındaki bir çocuğun uykudan uyandıktan sonra 15 dakika içinde üniformasını giyip, kahvaltı edip ve düzgün biçimde servis aracına 07.30'da binebilmesinin imkânı olmadığını söylüyorum.
Rana ise bunun olabileceğini düşünüyor olmalı. Arada bir bunun imkânı olmadığı konusunda bana katılıyor gibi gözükse de pratikte katiyen bu şekilde davranmıyor.
Aslında titizdir Rana. Çantasının içini incelerseniz, bu sonuca varmak imkânsız da, oğlan söz konusu olduğunda her durumda çok titizlenir, düzgün davranır. Atom bombası atıldıktan sonraki Hiroşima'yı andıran çantayı gördüğünüzde 'Bu insan çocuğunu düzgün, düzenli bir şekilde yetiştirebilir mi ki?' diye düşünürsünüz.
Ben bunu düşündüm ve sonunda işin içinde bir tabiat mucizesi bulunması gerektiğine karar verdim
Böyleydi durum fakat okul açıldığı gün Rana'ya bir rahatlık geldi. Bin defa rica ettim; 'Lütfen sabah yediye on kala uyanıverin' diye. Ama hayır dinlemiyorlar, ikisi de yediyi çeyrek geçe daima istikrarlı biçimde yatakta oluyorlar.
Ve her sabah ben sadece 'Haydi' kelimesinden oluşan özel bir lisan kullanarak konuşuyorum. Her sabah siz deyin beş yüz, ben diyeyim on bin kez 'Haydi' diyorum.
Sabah geç kalınması konusunda patalojik derecede hassasım. Zaten patalojik düzeyde olmayan bir hassasiyetim de bulunmuyor galiba. Ama olanları anlattıktan sonra bana hak vereceğinize ve üstelik acımaya da başlayacağınıza eminim.
Sadece uyandıktan sonra yataktan çıkması 20 dakika sürebilen bir çocuğun okul servisine uyandırıldıktan sonra 15 dakika içinde binebilmesi bence mümkün değil.
Hangi hesap sistemini kullanırsanız kullanın, bu mümkün olmamalı.
Ama bir şekilde oluyor bu, yemin ediyorum. Nasıl olabildiğini de aylar geçmesine rağmen anlayabilmiş değilim. Bir tür mucize bu.
Rana'nın bir şekilde olur tavrı almasına yol açan bir geni var. Bu yine devreye giriyor olmalı.
Bu genin nasıl çalıştığını, en son dehşet içinde kalarak, hayli stresli ve kızgın oldukları belli FBI ajanlarının Rana'yı defalarca ikaz etmelerine, 'Uçağa sıvı sokmayın' diye uyarmalarına rağmen, içi sıvı ilaç şişesiyle dolu bir çantayla girdiğinde izlemiştim.
Çünkü çocuğu biraz hastaydı ve gerekirse FBI ajanlarını oracıkta boğup öldürecek ve uçağa sokacaktı o şişeleri.
İşte yine o gen okul açıldığı gün işlemeye başladı ve bir daha durmadı.
Anne ve çocuk her sabah büyük bir rahatlık içinde uyanıyorlar ve nasıl olsa yetişilir tavrıyla yavaş hareket ederek hazırlanıyorlar.
Ben ise her gece saat 03.30'da uyanıyorum. Sabaha kadar da hiç uyumuyorum, hiç de canım sıkılmıyor. Çünkü mutlaka yapmam ve güneş doğmadan bitirmem gereken işler oluyor. Oğlanın ayakkabısını, üzerine giyeceği kıyafetlerini ve çantasını odanın stratejik yerlerine yerleştiriyorum.
Sabah anne ile çocuk şakalaşır bir şekilde, etraflarına fazla dikkat etmeden ve umursamadan yürümeye başladıklarında, her şey el altında olsun, hiçbir şey aksamasın diye yapıyorum bunu.
Sabah oğlanın giyinip, çantasını alıp evden çıkması bana, fabrikalarda yürüyen bantlarda yapılan seri üretimleri hatırlatıyor. Nasıl ki orada işçi önünde yürüyen banta gelen parçaları hep bir belirli düzende ve zamanlamayla birleştirir ya; ben de büyük ve ince hesaplardan sonra oğlanın hiçbir aksama olmadan giyinmesi ve çantasını alıp çıkabilmesi için mükemmel sistemi kurmak zorundayım.
Çünkü sabah boşa harcanacak sadece tek bir saniye bile servis otobüsünün kaçmasına neden olabilir.
Sistemi kurmuş olmama rağmen yine de her aşamada 'Haydi' diye bağırmam gerekiyor. Çünkü 'Madam Rahatlık' ve 'Bay Cool' her an okulu tamamen unutmuş bir şekilde oyun oynamaya filan başlayabilirler.
Bir gün saat 07.25'te bir defa bu da oldu. Kendilerine intihar edeceğimi söyleyerek yürümeye ikna ettim.
(Durumun vahametini anlatmak için bu anekdotu da vereyim dedim. Bir keresinde Rana koltukta uyuklamıştı. 'Bunu neden söyledin ki; ne var bunda ya?' diyeceksiniz. Ama durun biraz, uyukladığı koltuk dişçi koltuğuydu ve uyuduğu anda doktor dişine dolgu yapıyordu. Vallahi billahi iki gözüm önüme aksın ki doğru söylüyorum ya!).
Her şeyi bitirdikten sonra evden çıkınca iki iri köpeğin saldırısı faslına geçiyoruz.
('Ne kadar iriler?' diye soracak olursanız, ben size bir metrobüsü işaret edip 'Aha bu kadar işte' diyebilirim rahatlıkla).
Tabii onların amacı saldırmak değil, sadece oynamak istiyorlar. (O kadar büyük ve güçlü köpeğin oyun oynaması nasıl olacaksa...)
Dolayısıyla her üç sabahtan birinde oğlan çamurun içine kapaklanıyor, benim pantolonlarım yırtık. Bir tek Rana'nın yanına yaklaşmıyorlar, onun sesinden korktular bir kere.
Neyse; bu faslı da bir şekilde atlatıyoruz ve ben son 'Haydi'mi servis arabası geldiği an çekiyorum.
Durum bu şekilde sürerse -ki sürecek gibi gözüküyor- ben tekrar sinir hastası olacağım.
'Ne zaman hastalıktan kurtulmuştun?' diye soracak olursanız, vallahi yemin ediyorum bu konuda hiçbir fikrim bulunmuyor.
Zaten sürekli sinir hastası olmanın da belirli avantajları var. En azından hastalıktan kurtulup, tekrar hastalanma stresini yaşamıyorsunuz. Bu bir avantaj olarak görülebilir.
Çok şükür, Rana hali ve tavrıyla bana bu avantajı yakalamam için bir dizi elverişli ortam sağlıyor...
Yasal Uyarı: TurkMedya internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları TurkMedya Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.