Serdar Turgut serdarturgut@superonline.com

kategori2

Bir sosyal başkaldırı olarak: DEDİKODU

Dünyanın en büyük medya patronlarından birisi olan ve gazetecilik heyecanıyla yaşayan Rupert Murdoch'un çok beklenen ve hakkında şimdiden birçok dedikodu yapılmaya başlanan biyografisi 2 Aralık'ta piyasaya çıkıyor.

Biyografinin yazarı Vanity Fair dergisinin medya eleştirmeni Michael Wolf, Murdoch ile yaptıkları uzun sohbetlerde kendisi ne zaman bir dedikodu verse Murdoch'un gözlerinin parladığını ve bir anda gençleşip dinamikleştiğini söylüyor. Bu anekdotu okuyunca ben de dedikodu denilen şeyin birçok insanı neden heyecanlandırdığını ve ilgisini çektiğini araştırmaya karar verdim.

Gerçi rutin cevap çoktan biliniyor da... Yani başkalarının özeli hakkında haberler duymanın, özellikle bu haberler meşhur insanlar hakkında olursa bunun insana heyecan verme nedenini insan doğası olarak açıklayabilir ve işi orada noktalayabiliriz. Ama konuyu bu basitlikle açıklayıp bırakmak bana çok kolaya kaçmak gibi geliyor. Dolayısıyla meselenin teorik boyutunu da biraz irdelemek istiyorum.

Foucoult'ta bir güç-bilgi paradigması söylemi var. Bilginin kendisi, bir güç ilişkisinin tezahürüdür. Hangi bilginin nasıl alındığı ve bunun nasıl aktarıldığı da bir güçler hiyerarşisidir. Bu güçler hiyerarşisi içinde alınan bilgi ve onun alınma biçimi meşru bilgi, bir söylemdir.

Dedikodu, meşruluğun ve otoritenin resmi paradigmasını sorgular.

Dolayısıyla resmen meşru sayılan bilgiyi sorguladığı sürece ve resmi bilgi alışverişi dışına çıktığı için dedikoduyu bir tür sosyal başkaldırı olarak nitelendirmek de mümkün.

Tabii burada söz konusu ettiğim şey, 'O şununla yattı, bu şununla' dedikodusu değil, sosyal ve siyasi açıdan önemli olan bilgilere ve resmen onaylanan hiyerarşi dışına çıkıp yeni bilgi alıp bunu aktarmak süreci olarak dedikodudur.

Toplumların siyasi yaşamlarında basın toplantıları ile demeçlerle aktarılan bilgi vardır, bir de söylentiler.

Birçok toplumun siyasi tarihine bakarsanız başta dedikodu olmak üzere, gayrıciddi olarak nitelendirilen bilgilerin sonunda resmen kabul gören bilgi haline geldiğini görebilirsiniz.

Bir medya kişiliğinin, siyasinin ve işadamının sosyal yaşamının siyasi ve toplumsal sonuçları elbette vardır. Dedikodunun, Rupert Murdoch gibi bir gazetecinin dedikodu duyduğu zaman gözünü parlatan yanı da bu olmalıdır.

//c

Tabloid gelenek

Dedikodu duymaktan çok hoşlanan ve kendisi de çok dedikodu yayan Murdoch bunlarla da kalmıyor, gazetelerinde dedikodu köşelerine ve dedikoduya dayalı haberlere özel önem veriyor.

Tabloid gazete kavramını yeniden tanımlamış olan Murdoch bu tür gazetelerinde hem ünlü dedikodu yazarlarına büyük yer verir hem de onların getirdiği haberleri birinci sayfadan kullanır. Hatta New York Post'ta altıncı sayfada yayınlanan dedikodular popüler kültürün jargonuna 'Altıncı sayfa' kavramını katmıştır. İnsanlar 'Altıncı sayfa' denilince dedikoduyu anlıyorlar artık. Yakınlarda bu adla bir dergi bile çıkarıldı.

Bu bağlamda tabloid gazeteciliğin bir anarşik yanı, bir hiyerarşileri sorgulayan yanı bulunduğundan bahsetmek mümkün tabii.

Tabloid gazetecilik ekolü resmi bilgi alma hiyerarşilerinin dışına çıkar ve yürekten gelen korkusuz gazetecilik yapar. Bu yönüyle de Foucoult'un güç-bilgi paradigmasının anlattıklarını tam da doğrular.

Wall Street Jounal gibi bir yerleşik düzen gazetesini 5 milyar dolar gibi bir para ödeyerek satın almış olmasına rağmen Rupert Murdoch'un tabloid tutkusu nedeniyle ruhen bir anarşist olduğunu söyleyebiliriz.

Yakında çıkacak biyografisinde onun bu yönünü de göreceğiz.

//c

Drudge Report

Gelelim son yılların en meşhur, en etkili siyasi dedikoducusuna... Drudge Report'un yazarı, özellikle Washington'da dedikodu söyleminin patlama yaptığı Başkan Clinton döneminde meşhur oldu. Ve Başkan Clinton aleyhine bir sağcı komplo da kesin olarak olduğundan Drudge Report sağ düşüncenin Amerika'da en çok beslendiği haber kaynağı oldu.

Brill's Content'in yaptığı araştırmaya göre Drudge Report'ta çıkan her üç haberden sadece bir tanesi doğruymuş. Ama buna rağmen sağcılar bunu bir kaynak olarak görebiliyor. Belki de kendi komplo teorilerine inanmak için vesile arıyorlardır.

//c

Komplo teorisi ve dedikodu

Komplo teorilerinin çok daha büyük boyutta siyasi dedikodu oldukları da söylenebilir. John Fiske adlı yazarın 1993'te yazdığı 'Power plays/power works' adlı kitapta komplo teorisi ile dedikodu bağlantısı incelenir. Gerçi Umberto Eco, Jurgen Habermas ve Karl Popper gibi düşünürler komplo teorilerini tarihe bakışın çocukça basit bir şekli olarak küçük görürler.

Ama nasıl ki dedikoduya resmi söylemlere karşı bir başkaldırı olarak bakmak mümkünse, komplo teorilerine de 'latan bir ayaklanma girişimi' olarak bakılabilir.

11 Eylül saldırısından sonra ABD'de bu latan ayaklanma olmuştur. Şu anda bile toplumun sadece yüzde 16'sı o konuda yapılan resmi açıklamalara inanıyor. Obama'nın seçiminde bu da bir faktör mutlaka olmuştur.

Ben şu anda Claire Birchall'ın komplo teorisi dedikodu bağlantısı üzerine yazmış olduğu 'Knowledge goes pop. From conspiracy theory to gossip' adlı çok yararlandığım bir çalışmasını okumaktayım.

//c

Gayriciddi mi?

Birçok insan dedikoduyu gayriciddi olarak nitelendirir. Kendileri dedikodudan çok hoşlansa da böyle söylerler. Özellikle akademisyenlerin dünyasında bu böyledir. Ama işin ilginci, medyadan sonra dünyada en fazla dedikodunun yapıldığı yer akademi dünyasının içidir. Bilim insanları birbirlerinin aleyhine konuşmayı pek sever. Bu konuda yazılmış birçok roman da vardır.

Jane Smiley'in 'Moo' adlı kitabını tavsiye ediyorum.

//c

İşyerinde dedikodu

İşyerinde yapılan dedikoduların bir tür şiddet olarak nitelendirildiğini biliyor musunuz? Ben bilmiyordum, yeni öğrendim. Öğrendiğim de iyi oldu. Özellikle son haftalarda yaşadıklarımı anlamlandırabilmem böylece daha kolay oldu.

Bugün yazdıklarımdan da görmüşünüzdür tabii ki...

Adı bilinen bir medya figürü olarak dedikoduya konu olmamı gayet tabii ki doğal karşılıyorum da tamamen yalana dayalı dedikodu yapılınca iş bireye karşı yapılmış bir tür vahşet olmuyor mu?

//c

Tina Brown

Bu arada basın tarihinde dedikodularıyla meşhur iki önemli yayın vardır: Tatler ve Spectator. İkisi de dedikodu medyası geleneğinin zengin olduğu İngiltere kökenlidir.

Bunlardan Spectator daha sonra Amerikan baskısı da yaptı ve Clinton hakkında en müthiş dedikodular da bu sağ görüşlü dergide yayınlandı.

Tatler ise Tina Brown'u yetiştirdi. O da daha sonra ABD'ye gelip ilk önce Vanity Fair daha sonra da New Yorker dergisinin yayın yönetmeni oldu. İki dergiye de dedikoduyu zengin biçimde soktu.

Yasal Uyarı: TurkMedya internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları TurkMedya Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Copyright Türkmedya A.Ş. Akşam Gazetesi Güneş Gazetesi Tercüman Gazetesi Autocar Dergisi Alem Dergisi FourFourTwo Dergisi Eve Dergisi Platin Dergisi Stuff Dergisi Maxim Dergisi Alem FM 89.2 Lig Radyo 92.3