Dün belki de 40 yıldır ilk defa saat 13.30'da sokağa çıktım ve Kanlıca'ya gidip deniz kenarında oturdum.
Son beş yıldır profesyonel bir toplantı katılıcısı haline dönüştüğümden, ondan önce de koşturmaktan kolayca ulaşılabilecek güzellikleri yaşamayı atlamışım.
Son yıllarda aklınıza gelebilecek her türlü toplantıya katıldım. Bunların hiçbirisi beni mutlu etmedi. İşime
yarayan bir sonuç da alamadım. Ama yine de pes etmeyerek hep katılmayı sürdürdüm.
Allah'tan dileğim; bir daha inşallah toplantılara katılmak zorunda kalacağım bir konuma getirmesin beni. Bugün benim yaptığım şeyleri yapmaya hiç vakitleri olmadığını söyleyen insanlar gibi önemli bir kişi yapmasın beni.
Soğuk ama güneşli havada Boğaz'ın tatlı tatlı, kıpırtılı denizine bakarken bunları düşündüm.
Sonra birden içime sıcak duygular doldu. Tam o yerde, tam orada, ben diyeyim 40, siz deyin 45 yıl önce ailemle birlikte oturmuş yoğurt yiyorduk. Bir sürat motoru yaklaştı, içinde aman Tanrım Zeki Müren oturuyordu. Kollarını iki yana açmış, krallar gibiydi. Adamlarına talimatlar veriyordu. Birkaçı sahile atlayıp ona kese içinde yoğurt getirdiler. Galiba üzerinde kaymaklı dondurma da vardı.
Bütün bunlar dün olmuş gibi net hatırlıyorum, Proust çok haklı. Bütün bu hatırayı getiren oradaki bir kokuydu. Bir yerlerde midye tava yapılmaktaydı. Proust kokuların anıları hatırlatma mekanizmalarını tetiklediğini söylemiş ve 'Kayıp Zamanın İzinde'de çeşitli kokuların izini sürmüştü.
Zeki Müren orada, karşımızda beliriverdiği an, çay bahçesinde bir Ajda Pekkan şarkısı çalıyordu. Ne kadar muhteşem bir ikili olmuşlardı o gün.
Bütün bu hatıralarımı yaşarken birden canım çok sigara çekti. Bu da yıllardır duymadığım bir duyguydu ama o an elimde bir sigara olsaydı dumanı içime çeker ve saklardım orada. Duygu o kadar yoğundu ki; sigaranın dumanını göğsümün tam ortasından arzu etmeye başladım. O dumanı ilk çekişin güzelliği kapladı içimi.
Neden bu tür anılar hep güzel olur, kötü anıları törpüleyip attığımızdan mıdır acaba? Yoksa çocukluk hep masumiyet olduğu için mi, orada o gün ailemizin koruyucu kanatları altında olmanın verdiği güven duygusu ve gelecekte hep güzel şeyler olacağı beklentisi ve coşkusu mudur asıl önemli olan ki...
Anılar bu duygularla dolu olunca tabii ki güzel gelecek ve tabii ki siz hayal dünyasından sıyrılıp bugünlere gelmeye zorlanacaksınız. Ben de hiç zorlamadım kendimi bir an önce dönmek için, kendi 'Kayıp Zamanımın İzinde' koşmayı sürdürdüm ve Umberto Eco'nun 'Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi' adlı kitabını düşündüm. Bu kitap da temelde hatırlama ile ilgili. Belleğini yitirmiş bir kitap satıcısının geçmişini hatırlamak için yaptığı mücadele anlatılır romanda. Eski çizgi romanlarına, eski reklamlara ve plaklara bakarak geçmişini hatırlamaya çalışır yaşlı adam.
Bu kitabı okurken bir sayfasına 'anılar dediğiniz şey bir araya getirilmiş popüler kültür öğelerinden oluşan bir brikolajıdır' diye bir not düşmüşüm. Bir Teksas, Tom Miks'ten görünce neden çocukluğumuzu veya annemizin pişirmekte olduğu bir kekin kokusunu hatırlayıveririz? (Anne, ay çöreklerinin kokusunu ve o kokunun verdiği güven duygusunu çok özledim)...
Benim dün Zeki Müren, Ajda Pekkan'ı hatırlamam bana özgü zihinsel popüler kültür brikolajımın bir sonucuydu.
George Eliot 'Eğer üzerinde çocukluğumuzu geçirmiş olmasaydık bu yeryüzünü bu kadar sevmek mümkün değildi' (The Mill on the Floss) demişti. Bu lafın önemini dün biraz daha iyi anladım.
Yasal Uyarı: TurkMedya internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları TurkMedya Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.