AKŞAM | PAZAR | 11 OCAK 2009, PAZAR
Victor Hugo'nun sözü... Türk siyasi tarihinde ihtilallerin yurdun dışına fırlattığı insan sayısı belirsiz. Sadece 1980 askeri darbesi için BM'in verdiği rakam 105 bin kişi. Aralarında vatandaşlıktan çıkarılanlar da var, siyasi sığınmacı olarak başka ülke vatandaşlığına geçenler; yurda dönüp yargılananlar da... Nazım Hikmet'in tekrar Türk vatandaşlığına kabul edilmesi üzerine yakın tarihimizden 'gidenlere' baktık.
Osmanlı'dan bugüne önce sürgün, sonra gönüllü sürgün, Cumhuriyet'in ilk yıllarında 'Yüzellilikler', sonra da ihtilallerin ardından düşündükleri, söyledikleri, yazdıkları, çizdikleriyle yargılanan veya yargılanma tehlikesi olduğunu düşünüp yurtdışına kaçanlar. Bu saydıklarımızın bir listesi yapılsa, kim bilir ne kadar kalabalık olur? Çoğunu hatırlamıyoruz bile... Bu uzun listenin içinde, yaşadıklarını yazılarına ya da şarkılarına taşıyan edebiyatçı ve şarkıcıların yeri ayrı, çünkü onlar yaşadıklarını bize hatırlatmanın bir yolunu buluyorlar eserleriyle.
Osmanlı'nın son dönemlerinde padişaha muhalif olanlar, İstanbul'un elinin uzanamadığı topraklara gidiyordu veya gönderiliyordu... 19. yüzyıl'ın Jön Türkler'iydiler. Namık Kemal o yıllarda zorunlu olarak giden aydınların başında gelir. Paris ve Londra'ya kaçıp Magosa, Midilli gibi duraklardan sonra 1888'de mutasarrıflıkla sürgüne gönderildiği Sakız Adası'nda vefat etti, 'Vatan Yahut Silistre' gibi unutulmaz eserlerin sahibi, nam-ı diğer 'Vatan Şairi'...
Ardından, 20. yüzyıla gelinirken İttihatçılar Türkiye topraklarını terk etmek zorunda kaldı. 1919'da İngilizler tarafından Malta Adası'na sürgüne gönderilen Ziya Gökalp'in ailesiyle yaptığı mektuplaşmalar daha sonra 'Malta Mektupları' adıyla kitaplaştırıldı. Bu kitap Malta sürgünlerinin orada geçirdikleri hayat şartlarıyla ilgili tek kaynaktır.
Genç Türkiye Cumhuriyeti ise hanedanı 'sürgün' ederek işe başladı; ardından 'Yüzellilikler' denilen liste geldi. Lozan görüşmeleri sırasında Milli Mücadele aleyhine faaliyet gösterdikleri gerekçesiyle af kapsamı dışında tutulan ve Bakanlar Kurulu tarafından adları tespit edilen 150 kişi 1924'te sürgüne gönderildi; 1927'de de vatandaşlıktan çıkarıldı. İşte bu kişilere verilen isim 'Yüzellilikler'... Aslında liste başta 600 kişiydi daha sonra 150'ye indirildi. Aralarında, Vahdettin'in maiyeti, Kuvayi İnzibatiye komutanları, Çerkez Ethem ve arkadaşları, çete reisleri, düşmanla işbirliği yapan gazeteciler vardı. 1938'de affedildiler.
Bir de gönüllü gidenler vardı. Milli Mücadele'nin simge isimlerinden Halide Edip ve Adnan Adıvar ile 'Milli Şair' Mehmet Akif Ersoy bunların arasında sayılabilir. Sonra ihtilaller dönemi başladı, her ihtilalin yurtdışına savurduğu isim farklı oldu. İşte bazıları ve hikayeleri...
'Devletler ayıplarıyla yüzleşmeli'
Ünlü Şair Nazım Hikmet'in Türk vatandaşlığının yeniden kazandırılması beklenmedik bir gelişmeydi. Hemen hemen aynı günlerde TRT 6 yani Kürtçe yayın yapacak devlet televizyonu açıldı. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay açış konuşması sırasında Ahmet Kaya'dan bahsetti adını vermeden... Ahmet Kaya'nın eşi Gülten Kaya'yla konuştuk.
Ahmet Kaya, yurtdışına çıkma ve orada yaşama kararını nasıl aldı?
Sadece sözleşmesini çok önceden yaptığım turneyi gerçekleştirmek amacıyla çıktı. Ve fakat Ahmet Türkiye'de iken masa başı haberler üreten ve onunla ilgili linç sürecinin devamını kurgulayan bir kısım medya, o sırada süren konserlerle ilgili olmadık haberler üretmeye, başlıklar atmaya başladı. Kamuoyunu Ahmet Kaya aleyhine doğrudan etkileyen ve yönlendiren bu haberler çıktıkça, bunlarla ilgili yeni davalar da açılmaya başlandı. Biz bu asılsız ve amaçlı haberlerle ilgili mütemadiyen basın açıklamaları yapıp gerçeği anlatsak da bunlara asla yer vermeyerek, kendi yarattıkları bir Ahmet Kaya üzerinden kurgu haberler üretmeye devam ediyorlardı. Derken fiilen başladı o sürgün süreci. Çok sevdiği ülkesinde bazı insanlar tarafından bu haberlere itibar ediliyor olabileceği ihtimali bile yeteri kadar hırpalayıcı, yaralayıcıydı, inciticiydi. Eğer onun o kocaman kalbi sustuysa, bunun asli nedenlerinden biri o haberleri üretenler, onların simsiyah vicdanlarıdır!
Hapse girmemek için dönmedi dendi.
Hayır! Can güvenliği yoktu, asıl neden buydu. Ahmet Kaya korkularla yaşayan biri değildi, doğru bildiği ve inandığı şeyleri söyleyen ve bundan da asla geri adım atmayan biriydi. Nitekim tutuklandı da. O tüm sürgün süreci boyunca her an ülkeye dönecekmiş gibi yaşadı. 'Kimse benim gemileri yaktığımı zannetmesin! ' diyordu ama burada yaratılan o ürkütücü linç havası, aldığımız tehditler gibi nedenlerle ben istemiyordum gelmesini. Bu ülkede önce bu hava yaratılır, sonra bir çocuğun eline silah tutuşturulur ve böylece hem o çocuğun, hem ülkenin geleceği karartılır.
VİCDAN BİR KELİME DEĞİL
Ülkesinden uzak olmak üretkenliğine nasıl yansıdı?
Onu besleyen, motive eden, etkileyen her şeyden yoksun bırakılmıştı. Dikenleri olan bir kaktüs çiçeği gibiydi ve dikenlerini birilerine batırırdı. Onu, kendi toprağından söktüler ve soldu...
Dönmekle ilgili planları var mıydı?
Her an döneceği düşüncesiyle yaşadı.
Onu en çok inciten ne oldu?
Çok sevdiği vatanında 'vatan haini' ilan edilmek... Ana dilinde şarkı söylemek gibi ana sütü kadar hak ve helal olan bir talep karşısında linç edilmek, hakkında sürekli üretilen yalan haberlere rağmen kendisini ifade edebileceği bir mecra bulamaması, kızlarından, bizlerden, sevenlerinden yoksun bırakılması, yalnızlaştırılması oldu.
En çok neyi özlerdi?
Ne yaparsam yapayım asla telafi edemeyeceğim, dolduramayacağım o kadar boşluk vardı ki sürgün hayatında. Küçük kızımızı koklayarak uyumak çok huzur verirdi ona ve bundan bile yoksundu.
Bu travma size, kızınıza nasıl yansıdı?
Bunu algılatabilmek çok zor gerçekten. Biz 24 saat bir arada yaşayan bir aileydik. Bu boşluğun anlaşılabileceğini hiç sanmıyorum. Şimdi bunu bize yaşatanlara en büyük beddua ne olabilir ki? Vicdan kendi halinde bir kelime değil işte. İnsan olup olmadığınızı belirliyor.
Nazım Hikmet'in Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilmesi sizde nasıl bir duygu yarattı?
Nazım Hikmet'in bugün yaşayan arkadaşlarını tanımıştık birlikte. Onlarla
sohbet etmiş, onların, sağlığında Nazım'la ilgili yürüttükleri kampanyaları, onu kurtarabilme maceralarını dinlemiştik. Çok yazıklanırdı, sürgünde yaşamak zorunda bırakılmak, o sırada hiç tanımadığı bir duygu olduğu halde onu çok sarsardı. Sanırım şimdi aramızda olsaydı bu çok geç adımı bir devlet adına 'yakışıklı' bulsa da , 'Bakalım Nazım, ona bunu yapan devletinin itibarını onlara iade eder mi' derdi. Ben de aynen böyle düşünüyorum.
Türkiye'de defnedilmediği için belki de hayranları Ahmet Kaya'nın ölmediğine inanıyor...
Onu buraya getirmeyi düşünmedim. Konuşurken bize çok kolay gelen tüm
bunlar, yaşanırken o kadar ağır ki... Ne bu ağırlık bitecek, ne de içimizdeki devasa boşluk! Devletler ayıpları ile yüzleşmeliler, tüm bu çağdışı normları kenara itip yüzlerini insanlığa en yaraşan gerçek demokrasiye dönmeliler.
Şimdi İstanbul'da olmak vardı arkadaş!
Bir kıvılcım düşer önce, büyür yavaş yavaş
Bir bakarsın volkan olmuş, yanmışsın arkadaş
Dolduramaz boşluğunu ne ana ne gardaş
Bu en güzel, bu en sıcak duygudur arkadaş
Melike Demirağ, henüz 18 yaşındayken Yılmaz Güney'in yönettiği 'Arkadaş' adlı filmde Güney'le başrolü paylaştı. Filme adını veren şarkıyı Şanar Yurdatapan bestelemişti. Arkadaş, dönemin en sevilen şarkısı olurken bir de aşk doğdu ve bestecisi ile yorumcusu evlendi. 1981'de Kıbrıs'ta düzenlenen 'Dostluk Şenliği'ne birlikte katıldılar ve bu nedenle Askeri Yönetim'den 'Yurda dön' çağrısı aldılar, dönmeyince de vatandaşlıktan çıkarıldılar. New York'tan Moskova'ya dünyanın birçok köşesini dolaştılar. 1991'de döndüler. Almanya'da yaşadıkları yıllardan, yine herkesin diline düşen 'Şimdi İstanbul'da olmak vardı' en çok hatırlanan şarkılarındandır. 11 yıl aradan sonra bugünlerde yeni bir albüm çalışması yapan Melike Demirağ'a son gelişmeleri sorduk. Sanatçı olanlardan umutlu: 'İnsanlık tarihinde her zaman zayıflıklarını ve korkularını şiddet ve güç gösterileriyle saklamaya çalışan darbeler, yönetimler, insanlar olmuştur. Onlar zamanlarını doldurup çeker giderler ve yaşamın adaleti yerini alır. Yaşamlarımıza dokunmuş bütün yaratıcı insanların asıl mekanı tüm evrendir. Bedenlerinin nerede yattığının pek bir önemi yok bence. Yüreğimizin ta içindeler zaten. Ama onlara gereken saygıyı ve sevgiyi göstermek adına yapılan her girişimin kimler tarafından yapılırsa yapılsın desteklenmesi gerekir.'
Milli şairin gönüllü sürgünü
'Mİllİ Şair' Mehmet Akif Ersoy'un 1925 yılında ülkeyi terk edip Mısır'a yerleşmesi hakkında pek çok iddia var. En yaygın ve bilineni Şapka Devrimi nedeniyle Türkiye'den gittiğidir ve bu iddia tarihi gerçeklere uymaz.. Ülkeyi terk ederken, bir arkadaşına, 'Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum; bundan dolayı gidiyorum' dediği söylenir.
Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor
Ruhi Su, yetiştirme yurdunda büyür, müzik yeteneği keşfedilip bu yönde eğitim alır. 1936 yılında Devlet Konservatuarı'nda opera sanatçısı olarak çalışır; radyoda da 'Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor' anonsuyla sunulan bir radyo programı yapar. Önce, 'Komünizm propagandası yapıyor' diyerek radyodaki sesi susturulur, ardından TKP'ye üye olduğu gerekçesiyle 1952'de gözaltına alınır. Cezaevindeyken aynı sebeple ceza almış olan Sıdıka Su ile evlenirler. Eşi Ankara'ya, o Konya'nın Çumra Kasabası'na sürgüne yollanır. Mecburi ikamet süresi dolunca İstanbul'a giderler. 16, 45'lik, 11 uzunçalar plakta, Yunus Emre'den Pir Sultan Abdal'a sazı ve sesini bırakır ardında.
İsveç'te 'Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm'
Besteci-müzİsyen, yazar, sinemacı ve yanı sıra politika ile de iç içe bir yaşam... Zülfü Livaneli'yi tarif etmek için çok fazla sıfat gerekli. Siyasi nedenlerle 1971'de gittiği İsveç'te bir süre yaşayan Zülfü Livaneli, sanatla ilgili kimliklerinin yanına 'politikacı'yı ekleme sebebini şöyle anlatıyor: 'Öncelikle bir yazar ve müzisyenim, politikaya ise mecbur kaldığı için girmiş bir insanım. Bizim gibi ülkelerde, bir insanın evinde oturabilmek gibi bir lüksü yok. Benim dinleyicilerim var, okuyucularım var, durumum iyi, e o zaman ben karışmayayım bu işlere demek gibi bir lüksümüz yok. Türkiye'de siyaset yaparken zorlanıyorsunuz çünkü Türkiye aklın, doğrunun, iyi niyetin egemen olduğu bir ülke değil. Siyasi hayatımız iyi olsaydı, Türkiye de bu durumlara gelmezdi.'
Rüzgara karşı yürüyen adam
Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
Ölürsem kurtuluştan önce yani,
Alıp götürün
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
Dünyanın en büyük şairlerinden Nazım Hikmet'i vatandaşlıktan çıkaran 1951 tarihli Bakanlar Kurulu kararı, hükümet tarafından geçtiğimiz hafta iptal edildi. Hükümet Nazım'ın naaşının yurda getirilmesine de olumlu bakıyor... Peki; ailesi, sevenleri? İnternette konuyla ilgili onlarca forum var, anketler düzenleniyor. Getirilsin diyen de var, getirilmesin diyen de... Varna'da oturup İstanbul'a giden vapurlarla selam gönderdiği ve 'Karadeniz akıyor durmadan
deli hasret deli hasret
oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun
Memet... Memet'
diyerek seslendiği oğlu verecek bu kararı. Fransa'da yaşayan ressam Memet Hikmet, henüz bir açıklama yapmadı.