CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile cumartesi akşamı İstanbul'da bir sohbet toplantısındaydık. Yerel seçimlerin muhtemel sonuçları, CHP'nin adayları, Ergenekon operasyonları ve ekonominin gidişatı üzerine çok geniş yelpazede bir fikir alışverişi oldu.
Baykal, son Ergenekon operasyonuna değinirken, 'nasıl olur bizi Susurlukçuları korumakla itham ederler' diyor: 'Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak geçmişte en çok partililerini ve ilericileri faili meçhullere kurban vermiş bir partiyiz. Ancak bu başka bir oyun ve bu sefer tutmayacak.' Dolayısıyla Baykal'ın, davanın siyasallaşma ve kullanılma boyutu ile ilgili öteden beri ısrarlı bir tutumu var: 'Bir korku imparatorluğu yaratılmak isteniyor, bununla ekonomik krizin üzerini de örtemezler.'
Gerçekten de geriye doğru tarihimize baktığımızda yüzlerce, belki de binlerce örnek verebileceğimiz siyasal dava görebiliriz. Bunun içindir ki, Osmanlı'da idam meydanına siyaset meydanı denmiştir. Büyük halk ozanı Pir Sultan Abdal, kendisini idam etmeye götüren zamanın Sivas Valisi Hızır Paşa'ya bakın bir deyişinde hangi sözlerle tepki gösteriyor: 'Hızır Paşa bizi berdar etmeden, açılın kapılar Şah'a gidelim, siyaset günleri gelip çatmadan, açılın kapılar Şah'a gidelim. Aslımız Muhammet kıyman cellatlar, üstümüzde bite davacı otlar, ölüm Allah emri ya eziyetler, açılın kapılar Şah'a gidelim.'
Ergenekon operasyonu, krizin üzerini örtmediği gibi, aksine beklenti ve güven bakımından hassas dengelere oturmuş olan ekonomiyi germiş oldu. İlk işaretler pazartesi günü döviz ve faiz cephesinden geldi. Dolar kuru, 2 Aralık tarihinden bu yana en yüksek seviye olan 1.60'lar seviyesine çıktı. Zaten Baykal'la yaptığımız sohbetin asıl konusu ekonomik gidişat ve buna ilişkin endişelerdi.
Baykal, işsizlikteki olumsuz eğilimi; Bursa'daki işsizlik artışını sayılarla örnek vererek başladığı konuşmasında, özet olarak şu noktaları vurguladı: Türkiye'de hangi sektör, ne oranda, hangi nedenlerle daralıyor. Sektör temsilcilerinin dinlenmesi ve zaman kaybetmeden ciddi tedbirlerin alınması gerekir. Hükümet, psikolojik, teğet geçecek, hamdolsun gibi söylemlerle krizin boyutlarını algılamadığını gösterdi. Ekonomiyi getirdiği noktada IMF'yle anlaşmaktan başka çaresi kalmadı. Mevduat güvencesine ilişkin yetkiyi bile ancak ana muhalefet partisinin baskısıyla alabildi. Özellikle talep artırıcı politikalar yönüyle, ABD uygulaması arkadaşlarımız tarafından inceleniyor.
Basit olarak ifade edersek, ekonomiyi üretim, gelir ve tüketim ekseninde ele almak gerekir. Üretim sayesinde bir gelir elde edilir, elde edilen gelirle tüketim yapılır, tüketimi karşılamak için de üretim yapılır. Döngüyü kısaca böyle tanımlayabiliriz. Ülkemiz bir savaş içinde değildir, herhangi bir deprem olmamıştır, enerji fiyatları (petrol) da makul seviyelere geri dönmüştür. Finansal krize sebep olan hormonlu finansal enstrümanlar da bizde bulunmamıştır. Ancak üretimimizde kapasite kullanım oranları ve sanayi üretimimiz çarpıcı rakamlarla düşüyor. Bunun sebebi tüketimin düşmesidir. Tüketici güven endeksindeki gidişat bunu doğrulamaktadır.
Öyleyse sorun nerede ise çözüme de oradan başlanılmalıdır. Uzun zamandır yazılarımda vurguluyorum. Çarkların dönmesi için ilk önce tüketime müdahale etmek gerekir. Düşük gelir gruplarının ayırt edici özellikleri, gelirlerinin önemli bir kısmını tüketime harcıyor olmalarıdır. Örneğin, eğitim, sağlık ve teknoloji alanındaki eleman açığının kapatılması, uygun bir çıkış olabilir. Bu alanlarda toplam 500 bin kişinin işe alınması, aylık ortalama 1.500 dolar brüt ücret üzerinden hesaplanınca, yıllık toplam 9 milyar dolarlık bir harcama gerektirecektir. Özetle faiz dışı fazlanın bir kısmı buna ayrılabilir. Sayılan üç alandaki istihdam; hem tüketim harcamalarını canlandıracak, kısa vadede en azından küçük çaplı işletmelerin ve esnafın hayatta kalmasını sağlayacak hem de uzun vadede ülkenin insan sermayesini, büyümeyi ve kalkınmayı olumlu etkileyecektir.