AKŞAM GAZETESİ | Mehveş Evin | 2009-01-15
Ergenekon gözaltıları, kazıları, mühimmatı derken Ankara'da Genelkurmay-Başbakanlık-Köşk arasındaki trafik, fena heyecan yarattı. Pek çok kişi, gün boyu Genelkurmay'ın sitesine girip 'acaba yeni bir e-darbe oldu mu' diye kontrol etme ihtiyacını duydu... Yine pek çokları, Ergenekon meselesini tartışırken 'aman yüksek sesle konuşmayalım, birileri duyar' diye sesini alçattı... Espriyle karışık da olsa, tedirginlik dozu giderek artan cümlelere tanık oluyoruz:
'Telefonda hep 'bomba var' diyorum, dinlemeye takılır mıyım?'
'Yaşları 60-80 aralığında olan her muhalifi içeriye aldıklarına göre, benim dedem de gider mi?'
Şüphesiz bu tepkiler, ilk etapta insanı gülümsetse de normal bir ruh haline işaret etmiyor... 'Yaşasın! Başbuğ e-darbe yayınlamadı' diye sevinmek veya tam tersine, 'yine darbe olmadı, şu badem bıyıklılardan kurtulamadık' diye üzülmek, absürd değil mi sizce?
Üstelik bu korkular, paranoyalar hiç de yersiz değil! En hafif tabiriyle 'tedirgin olmak' için gölgelerin gücüne güvenmek gerekmiyor. Gündemi takip eden sıradan vatandaş olmak yeterli... Reuters haber ajansı, 'Ordu böyle gitmesine izin vermez' başlıklı bir analiz yayınlamış. Newsweek, Şemdinli'yi hatırlatıp savcının görevden alınabileceğini yazıyor. Diğer taraftan da 11. dalgada gözaltına alınacaklar konuşuluyor...
Bu ortamda paranoyaklaşmamak mümkün mü?
DEĞİŞİM SANCILI
Korku imparatorluğunun sorumlusu tek bir kişi veya kurum olabilir mi? CHP lideri, Başbakan'ı 'korku imparatorluğu' kurmakla suçlarken, Erdoğan da bu sert eleştiriyi ana muhalefet liderine aynen iade ediyor. Oysa korku imparatorluğunu besleyenler, hükümeti, muhalefeti, hukuku, üniversitesi, askeri, illegal örgütlenmeleri ve evet, medyasıyla, bu ülkenin tüm baş aktörleri.
12 Eylül Anayasası değişmediği sürece korku imparatorluğunu hep hissedeceğiz. Yıllardır yaptığımız gibi, bu imparatorluğun küçük birer neferi olarak ömrümüzü törpüleyeceğiz.
Çetin Altan'ın deyimiyle, enseyi karartmayalım: Başbakan, Güneydoğu'da 'Ya sev ya terk et' sloganına benzer sözler sarf ettikten birkaç ay sonra TRT Şeş'i açıp Kürtçe konuştu... Ana muhalefet lideri, başörtüsünü laik Cumhuriyet'in düşmanı ilan ettikten sonra çarşaflı hanımlara parti rozeti taktı... Emekli askerler yargı önüne çıktı, unutuldu zannedilen Susurluk, yıllar sonra tekrar gündeme getirildi... Nazım Hikmet'in vatandaşlığı iade edildi...
Değişim sancılı, inişli çıkışlı, ama gerçek.
Haftanın post-it'i
* Tayyip Erdoğan'ın 'Durmak Yok Hizmete Devam' kelimeleriyle süslenen yeni kürsüsünden bin adet sipariş edilecek ve tüm AKP'li belediyelere gönderilecek... Altına 'oyu ver, kömürü kap' notu iliştirilecek.
* Darda kalan, hırpalanan, kırık kalpli kadınlar için Reha Muhtar'ın cep telefonu bulundurulacak... Liseteye 'Kırık kalplerin fularlı prensi' olarak kaydedilecek...
* Kevin Costner'in taktığı 'Ne Mutlu Türküm Diyene' kepinden üretilip yerel seçimlerden önce partilere pazarlanacak... Asıl hedef MHP ama AKP daha hevesli olabilir...
* Ergenekon'a tepki için Yalçın Küçük'ün taktığı kalpaklardan yaptırılıp alternatif bir hareket oluşturulacak. Slogan 'Türkiye Sabetayistlerin değildir, olmayacak' şeklinde güncellenecek.
* Evde oğlanın çocukluğundan kalma plastik mermiler aranıp bulunacak ve AKM'nin dibine gömülecek. Polis yakalarsa 'Benim olsalar daha ıssız yere gömerdim' denilecek...