AKŞAM GAZETESİ | Nihal Kemaloğlu | 2009-01-15
Edebiyat dünyamızın özgün isimlerinden ve Türkçe'yi de güzel ve yetkin kullanan yazar Muhsin Kızılkaya geçen hafta TV'de anlatıyordu.
'Yatılı okula gitmek zorunda kaldım, oraya gittiğimde anadilimin yasak olduğunu bilmiyordum, Bize bildiğiniz dili unutun dediler.
Hiç konuşmadığım üç aylık bir dönem geçirdim. Çünkü Türkçe'yi hemen öğrenemedik.
Sonra bir gün annem ziyarete geldi beni. Kürtçe konuştu benimle. Meğerse arkada bir öğretmen varmış, annemin gözü önünde beni çok dövdü. Annem 90 yaşında halen ve o günden beri ağzından Türkçe tek kelime çıkmış değil. O öfkeyle ben de kendime bir söz verdim. O sarkık bıyıklı, faşist öğretmenden bu dili daha iyi öğreneceğim dedim. Hayata atıldığım günden beri hayatımı Türkçe üzerinden yazarak kazanıyorum. Türkçe'yi çok şiir bir dil olarak görüyorum. Hiçbir zaman da Türkçe'ye kızgın değilim.'
Küçük bir oğlanın, annesi üzerinden yaşadığı büyük öfke, dönüşüp ona bir ozanca yazarlığın yollarını döşerken, oğlunun şiddet görmesine dayanamayan ana, yıllardır dilini mühürlüyor, konuşmuyor Türkçe'yi.
TRT Şeş'in yayına başlaması böyle binlerce hikayenin ardından bir milat gibi görünüyor.
Ama bütün küçük çocukların analarıyla konuştukları dilini basan ve yasaklayan gücü, aynı yüreklilikle bir yaratıcılığa dönüştürebildiler mi acaba?
Küçük varlıklarında ne yaralar açtı ve o yaralar nelerle ikame edildi tahayyül edemeyiz!
Bu yüzden devlet kanalımızdan Kürtçe yayını son yılların en büyük zihniyet değişimi olarak büyük umut yarattı.
Devletin bir zamanlar yasakladığı yine devlet tarafından kaldırıldı.
Nazarımızda ana sütüyle anadili arasındaki ayrım devlet tarafından sonlandırıldı.
Bu yaklaşımın ülkemize çok ufuk açacağına inanıyoruz.
Dil özgürlüğün kendisidir, varlığınızı capcanlı ve sürekli kılabildiğiniz özgürlük alanıdır.
Dünyayı dille kurarız, dünyayı dille değiştiririz, onun üzerinden aktarırız geçmişi, bugünü ve bizi.
Gün olur kaçacak bir mekan ararsak o mekan da yine dil olur.
Düşlerimiz anadilimizle düşer uykumuza.
Muhsin Kızılkaya, sağduyulu görüşlerini açıklamaya yüzyılların bilgeliğiyle devam ediyor,
Türkiye'de Kürt sorunu olmadığını, Kürtçe sorunu olduğunu ifade ediyor...
Devletin Kürtçe meselesini çok ince bir noktadan yakaladığını söylüyor.
Şimdiye kadar devletin böyle bir hamle yapacağının kimsenin hayalinden bile geçmediğini ve doğru olanın da bu yasağın devlet tarafından kaldırılması ve kamu yayıncılığının gereği hizmet vermesi olduğunu belirtiyor. Ve ekliyor;
'Bir kere Kürtler bundan sonra siyasetin dilini terk etmelidirler, siyasetin dili ayrıştırıcıdır, keskin bir dildir, yaralayıcıdır.
Diplomasinin dili öyle değildir, köşeleri belli değildir, incitmeden kendini ve derdini anlatırsın'.
Kültürümüzün dil ustasının sözlerine hepimizin kulak açması gerekiyor.
Siyasetin ayrıştırıcı, dost/düşman ayrımı yaptıran diliyle her gün biraz daha uzağa düşmüyor muyuz birbirimizden?
Diller ve kültürler insanlar gibidir, yaşarlar, anlatırlar, birbirleriyle karşılaşır ve birbirlerinden etkilenirler, etkilerler ve bundandır büyürler, çoğalırlar. Büyük sözlü gelenekler ve yazılı metinler kalır bize.
Biz de o sözlü anlatılar ve yazılı metinlerle tarihe yerleşirken, kendimizi daha insan duyarız.
Böyle insanların yaşadığı ülke de büyür ve çoğalır.