Bir yazar için en büyük mutluluğun yazabilmek ve yazıları nedeniyle tanınmak olduğunu düşünürsünüz değil mi? Yani bu normal olanıdır.
Ama bir de yazılarının hiçbir yerde yayınlanmamasının ve mutlak inzivanın kendisine mutluluk getirdiğini söyleyen bir büyük yazar var. Onun yaşamı ve tavrı benim çok ilgimi çekiyor. J.D. Salinger dünyanın hemen her ülkesinde tanınıyor. Özellikle lise çağına gelen gençler onun en meşhur kitabı The Catcher in The Rye (Ben nedense bu kitabın Türkçe'ye Gönülçelen adıyla çevrilmiş olduğunu düşünüyordum. Sonra internette bir arama yapınca kitabın Türkçe adının Çavdar Tarlasında Çocuklar olduğunu gördüm).
Yazar bu en büyük romanını 1951 yılında yazdı ve ondan sonra kayda değer bir şey bastırmadı. Kimseyle görüşmüyor. 1974 yılından bu yana hiç mülakat vermedi. Fotoğrafını bile çekebilen yok. Bu tavrı onu bir efsane haline getirdi. Hayatına bakınca 'Acaba ben de denesem mi bunu?' diye düşünüyorum. Çünkü rahatlıkla inzivaya çekilebilirim ve yazı yazarım ama gazeteye yollamam. Belki benim hakkımda da bir efsane oluşturulur. Salinger gibi sırf bu tavrım nedeniyle daha da meşhur olurum belki.
Sadece bir tek sorun olabilir belki. Salinger tek kitabından öyle çok para kazandı ve kazanıyor ki; yeni bir kitap bastırmaya ihtiyacı yok. Eğer yazmazsam bana maaş ödemeyebilirler.
Şimdi konuyu yazarken gördüm ki; koşullarım aslında uygun. İnzivaya çekilip yazı göndermeme tavrını rahatlıkla uygulayabilirim. Ben hazırım bunu denemeye.
Bakalım Salinger adlı ilginç karakterin hayatında daha başka neler olup bitmiş:
Peki bunları nereden biliyoruz?
'Madem adam sürekli inzivada hiç kimseye görünmüyor, kimseyle konuşmuyor, onun hayatındaki bazı tuhaflıkları nasıl biliyoruz?' diye düşünebilirsiniz.
Salinger 1970'li yılların başında son derece
tuhaf bir şey yaptı ve 18 yaşındaki Joyce Mayard
ile evlendi. Kadının mesleği hatıra kitapları yazmak olduğundan bu evlilik Salinger için bir tür sosyal intihar demekti tabii ki.
Nitekim sonuç böyle oldu. Araları bir süre sonra bozulunca kadın, Salinger'le yaşamı hakkında kitap yazdı ve makaleler yayınladı. Yazarın tuhaflıkları hakkında tüm bilgiler eski karısından geliyor.
Şarlo sevgilisini çaldı
20'li yaşlarının başında Salinger, Oona O'Neill adlı bir kıza aşık oldu. Kız ünlü yazar Eugene O'Neill'in kızıydı. Devreye Charlie Chaplin (Şarlo) girdi. Kızı Salinger'den kopardı ve aralarında 36 yaş fark olmasına rağmen onunla evleniverdi. Salinger bunu hiç unutamadı. Hatta Chaplin ve kızın zifaf gecesi hakkında çok ağır ifadelerle dolu kısa bir hikaye bile yazdı. Yazarın öcü de böyle acı olabiliyor işte... Bu arada kızın adının çok da tuhaf olduğunu söylemeden duramayacağım. Oona, onanizm (mastürbasyon) ile tuhaf bir benzerlik içinde.
Kimbilir babasının kafasında ne tür tilkiler dolaşıyordu bu tuhaf adı kızına verirken.
Acaba delirdi mi?
Bu kadar yalnızlığın ve anti-sosyalliğin insana pek iyi gelmediği de açık. Anladığım kadarıyla ben de kendime dikkat etmeliyim.
Örneğin; Salinger'in kendi çişini düzenli olarak içtiği biliniyor. Hindistan'da uygulanan bu yöntemin insan sağlığına iyi geldiği yolunda bir inanç var.
Sonra Salinger evinde 'Orgone toplayıcı' adı verilen alet yapmış ve her gün bunun içine girip oturuyormuş. Orgone toplayıcısı Wilhelm Reich'in teorisini yaptığı ve modelini tasarımladığı bir alet.
Hayatta 'Orgone' denilen bir enerjinin olduğu ve aletin içinde bir süre durulduğunda bu enerjinin vücutta toplandığı düşünülüyor. Bu 'Orgone' enerjisinin cinsel enerji verdiği iddiası da var.
'Orgone' kelimesi ile 'orgazm' arasındaki bağlantı herhalde açık değil mi? Biliyorum bunlar bazılarınıza alaycı bir tebessüm veriyor ama Wilhelm Reich'ın çok önemli bir düşünür olduğunu bilin ve bilmiyorsanız da Türkçe'ye çevrilmiş bazı kitaplarını hemen alıp okuyun.
Reich'in bu aletinin ne yaptığını Einstein da merak etmiş ve bir gün Salinger'ı ziyaret edip aleti incelemişti.
İncelemenin sonunda Reich, ünlü bilim adamına 'Şimdi bana neden deli denildiğini anladınız mı?' diye sormuş. Einstein da 'Sadece nedeni değil, nasılı da anladım' cevabını vermekle yetinmiş
Salinger 'Alternatif tıp'a fanatik biçimde inanıyormuş. Akupunktur onun favorisiymiş. Ama tedavilerinde iğne yerine kalın tahtalar kullanıyormuş.
Bir keresinde oğlunun parmağı yaralanmış. Onu da akupunkturla tedavi etmeye kalkışmış ve kalın tahtaları çocuğun eline saplamış. Çocuk acıyla haykırınca da 'Senin acıya dayanma eşiğin amma da düşük' diyerek zavallı çocuğu azarlamış. Evet adam sadece eksantrik değil, galiba ciddi biçimde delirmiş durumda da...
Kitabı sapıklar mı seviyor?
'Catcher in the Rye' çok güçlü bir eser ve her gencin kitapta kendisinden bir parça bulması çok da normal. Kitabın karakteri Holden Caulfield. (Bu isim William Holden ve Joan Caulfield adlarının bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş.) O karakterin tavırları ve yaşam biçimiyle her genç tuhaf bir şekilde kendini özleştirir. Bu nedenle kitap hala daha yılda 250 bin adet satılıyor. Her kuşağın gençliğini biçimlendiriyor. Ankara TED Koleji'ndeyken kitabı İngilizce okurken aldığım tadı hala daha hatırlarım. Ayrıca bu kitap defalarca okunan türde bir kitaptır.
Ama son derece tuhaf bir tarihi de var, bu da bilinmeli. 'Acaba kitabı biraz tuhaf olmaya meyilli gençler mi çok seviyor?' diye düşünenler de var.
John Lennon, Aralık 1980'de sokakta vurulduğunda katili Mark David Chapman yakalandığında elinde 'Catcher in the Rye' kitabını göğsüne bastırmış öyle duruyordu.
Daha sonra polisteki ifadesinde cinayet fikrini Holden Caulfield'den aldığını söylemişti. Tuhaf değil mi?
'Komplo Teorisi' adlı filmde Mel Gibson'un oynadığı paranoyak karakterin evinin sığınak haline dönüştürdüğü bölümde kütüphanesinde sadece tek bir kitap görülür o da 'Catcher in the Rye'dır.
İndie rockçular Too Much Joy, 1991 yılında çaldıkları bir parçanın sözünde 'Ben Catcher in the Rrye kitabını sevenlerden korkarım' diye bir laf da etmişler.
Yazarının yaşamı gibi tuhaf bir tarih değil mi bu? Yazar ile kitabı ancak bu kadar yakışabilirdi birbirlerine.
İnziva
hayat stilidir
Yazarın inzivaya çekilip kendi hakkında efsane yaratması aslında Greta Garbo'nun başarıyla uyguladığı yöntemdi. Greta Garbo'nun nerede olduğu, nasıl yaşadığı bir ara öyle merak uyandırmıştı ki; bu konuda yazılar yazıldı, belgeseller çekildi ve 'Garbo'yu Aramak' adlı bir film bile yapıldı. Salinger'in inzivaya çekilmeden önce Greta Garbo'nun hayatını çok incelediğine eminim.