AKŞAM GAZETESİ | Burhan Ayeri | 2009-01-23

kategori2

Kırk yıl hatırı olanlar

Bugün de 'Restorasyona devam edeceğiz'. Bunun, ilk serideki gibi fazla tehlikeli olmayacağı belirtildi. Doğrudan görmemizle ilgili. Şimdiden açıklayalım, kısa süre yazamama durumunda kalırsak sevenlerimiz merak etmesin.

...
Geçenlerde HaberTÜRK'teki 'Tarihin Arka Odası'na takıldık. Çünkü konu 'Kahve Kültürü' idi. Konu mankeni Pelin Batu, solist Yağmur'la fazla ilgilenmedik. Murat Bardakçı ve iki ayrı yayın grubunda -Akşam dahil- birlikte çalıştığımız Erol Şadi'nin bilgi dağarcıklarını paylaştık. Eski Habeşistan, bugünkü adıyla Şeyh Şazeli'nin kahveyi buluş öyküsünden, bugünlere gelindi. Güzel Pelin bize kızmasın, bu konuda 'Çobanın biri buldu' diyerek, tüm eksi puanlarımızı aldı. İstanbul'daki çalgılı kahvehaneler, İtalya ve Avusturya'daki benzerleri anlatıldı.

...
Bu konudaki anılarımızı sizlerle paylaşmak istiyoruz. Fatih'teki -Draman'la-Fethiye arasında- son 'Tulumbacı Kahvehanesi'ni görme fırsatımız oldu. Hatta, son tulumbacılardan, aslında terzi olan 'Kemal Güleçin'le dostluğumuz vefatına kadar devam etti. Onun narasını bugün gibi hatırlarız:

'Yaman gelir, yaman gideriz.
Fethiye aslan tulumbacılarız'.

Babamızdan dinlediğimiz bir anıyı da aktaralım. İlk modern itfaiye kurulmuştur. Dışarıdan ithal edilen araçlar hizmete girmiştir. Defterdar'da çıkan yangına ilk yetişenler yine tulumbacılardır. Ancak, su hazneleri küçük ve pompaları yetersizdir. Yeniler gelip, bunların halini görünce, hortumlarını bunlara çevirip, iyice ıslatırlar. Yıllar yılı dik duran amatörler, başları öne eğik, orayı terk ederler. Bir daha da, o kükreyişlerini duyan olmaz. Aslında hazin ama gerçek öyküdür.

...
Yine kahveye dönersek, Fener'deki evimizde her gün çiğden kavrulurdu. Özel delik tavayla bu iş yapılırdı. Bu koku duyulduğunda ağabeyimle evden tüyerdik. Çünkü, ağır ve zor dönen el değirmenini çevirirken parmaklarımız su toplardı. Ata Ninemiz, kaçtığımızı anladığı an arkamızdan bağırırdı; 'Ulan zepevenkler, bir daha para isteyin de görürsünüz'. Bir hatıramız da Adnan Menderes döneminden. Piyasadan kahve yok oldu. Ancak Migros araçlarında buluyorduk. Bir kilo nohut, bir kilo pirinç ve bir kilo fasulye alana 100 gram veriliyordu. İki ay sonra bizim evin kileri bakliyat dolmuştu. Sonunda formülü bulduk. Yurtdışındaki tüm tanıdıklara kahve siparişi verdik.

...
Şimdi dört bir yanımıza bakın. Kolombiya'dan Yemen kökenli olana kadar çeşit çeşit. Biz bile Starbucks'çı olduk. Yine de soğuk suyla yapılmış 'Türk Kahvesi'nin lezzeti başka. Hele fazla meraklı iseniz, mecbursunuz kalan telvede balık ve para aramaya. 'Üç vakte kadar kısmet var'ı başka türlü söylememiz mümkün mü? Ya da 'Bak bak, görüyor musun? Göz var göz' demek imkansız.
***
TEYEV'in -Türk Emniyet Teşkilatının Şehitleri, Malulleri, Dul, Yetimlerinin Eğitim ve Yardım Vakfı- 27. Geleneksel Polis Balosu 13 Mart'ta yapılacak. Vakfın Başkanı eski dostumuz Maral Öztekin davetiyesini şimdiden yolladı. Zarfın içine koyduğu Tercüman Gazetesi bizi 1982'lere götürdü. Merhume Hayriye Uğurludoğan'ın tüm mal varlığını bağışladığı günü hatırladık. Bir kısmının şimdilerde yargısız infaz yaptığı Mehmet Ağar, Ünal Erkan başta, bir avuç insanın kuruluş çabalarını anımsadık. Sevgili Maral Öztekin'i de unutmadık. Araçsız, lastiksiz ve aküsüz dönemdeki fedakar personeli gönlümüzden hiç çıkarmadık. O dönemin gencecik bir rütbelisi 'Celalettin Cerrah'ın İstanbul Emniyet Müdürü olması ise gurur verici.