Geçen hafta açıklanan anketlere göre, tüketici güveninde çok küçük de olsa bir iyileşme var. Fakat endeksteki artışa, dayanıklı tüketim malları sektöründeki indirimli satış kampanyalarının neden olduğu görünüyor. Endeksin diğer bileşenlerindeki değişim ise olumsuz yönde. Ankette dikkati çeken diğer bir nokta da, tüketiciler fiyatlardaki düşüşün devam edeceği beklentisini taşıyor. Yine anket katılımcılarının tasarruf edilmesi gerektiği yönündeki inançlarında da artış var. Tüm bunlardan çıkarılacak sonuç; önümüzdeki dönemde fiyatların düşeceği beklentisine rağmen tüketimde bir canlanmanın olmayacağı, aksine tasarrufların artacağıdır.
Merkez Bankası faizleri beklenenin üzerinde düşürdü. Gerekçe olarak resesyonun sanılandan daha uzun süreceği belirtildi. Devam eden Merkez Bankası faiz indirimleri mevduat faizlerine de yansıyacaktır. Bu durumda tasarrufların artmaması gerekir. Peki, fiyatlardaki düşüşe ve faiz indirimlerine rağmen tüketimin canlanmaması ve tasarrufların artmasını nasıl açıklayacağız. Aklıma tek açıklama geliyor: Endişe. Yarınının bugünden kötü olacağı, işini kaybedeceği endişesi taşıyan birey fiyatlardaki düşüşe rağmen tüketimini kısıp kötü günler için tasarrufunu artırmaya çalışıyor.
Tüketilmeyen, tasarruf edilen bu para nereye gitmiş olabilir diye merak edip Merkez Bankası'nca haftalık bazda yayınlanan mevduat verilerine baktım. 2008'in ilk haftasında kamu, özel ve yabancı bankalarda tutulan gerçek kişilere ait vadeli ve vadesiz mevduat toplamı yaklaşık 74 milyar YTL imiş. 2009'un ilk haftasında bu rakam yaklaşık 84 milyar YTL. Enflasyon göz önünde tutulduğunda; bu artış çok da önemli görünmüyor. Demek ki harcanmayan bu para bankalara yatmamış. Bu tasarruflar yüksek ihtimalle altın ve döviz olarak yastık altına atılıyor.
Gelinen noktada, IMF programı sadece parasal bir yardım programı olmaktan öte, güven problemini çözmede de katkı verebilir. Ancak bunun için öncelikle hükümetin bütün eylem ve söylemlerinde güveni tesis edecek adımlar atması gerekiyor. Tasarrufların banka sistemine akmadığı bir ortamda, birçok AB ülkesinin verdiği sınırsız mevduat garantisinin Türkiye'de neden verilmediği, cevaplandırılması zor bir sorudur.
12 Ocak'ta yayınlanan imalat sanayiinde eğilimler anketi sonuçlarına göre kapasite kullanım oranında geçen yılın aynı dönemine göre 16,4 puanlık bir düşüş yaşanmıştır. Anket Aralık 2008 verilerine dayanmaktadır. Yine bu anketin ortaya çıkardığı önemli gerçeklerden biri üretimdeki düşüşün %45,7 oranında iç pazarda talep yetersizliği ve %27,1 oranında dış pazarda talep yetersizliğinden kaynaklı olduğudur. Bu veriler de talepte daralma olduğunu göstermektedir. İmalat sanayii istihdamın 1/4'ünü kapsadığından bu endeks büyüme oranlarının tahmininde de önemli bir öncü göstergedir.
İşgücü istatistikleri daha vahim işaretler veriyor. 2002 ile 2007 yılları arasında yüksek büyümeye rağmen istihdamda önemli bir artış olmadı. (Kapasite kullanım oranı ve verimlilik artışı sayesinde). Bugünkü küçülmenin ise istihdama çabuk yansıdığını görüyoruz. İşsizlik oranı bir önceki yılın aynı döneminde (Eylül-Kasım 2008) %9,7 iken, %1,2 puan artarak %10,9'a yükseldi. Tarım dışı işsizlik oranı ise % 12,3 iken, % 14'e çıkmış. (Bu rakamlara, çeşitli nedenlerle iş aramayanlar dahil değildir.)
Yaşanan krizi artık bütün çıplaklığıyla kabul etmek zorundayız. Eksik, yanıltıcı bilgi ve belirsizliklerle güven ortamının tesis edilmesi mümkün değildir. Ergenekon gibi siyasal gerilimden beslenme politikaları ekonomiye zarar vermeye devam ediyor. Hala hükümetin ekonomiyle ilgili olarak ne gibi politikalar izleyeceğini tam olarak bilmiyoruz. Güvensizlik girdabından çıkmadan da talebi artırmak mümkün değildir. Talep yoksa üretim ve istihdamın daralması kaçınılmaz olur.