AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-02-04
Ergenekon operasyonuyla ilgili başından beri söylemek istediğim soruşturmanın bir psikolojik harbe dönüştüğü. Bu ülkede çetecilerin, darbecilerin, Susurlukçular'ın, katillerin, kanlı para sahiplerinin yakalanmasını, cezalandırılmasını içtenlikle arzuluyorum. Bunu tartışmam bile. Onların hepsinden nefret ediyorum. Böyle düşünmeyen pek az insan vardır zaten.
Ancak bütün bunlar yapılırken, 'Çeteleri temizliyoruz' bahanesine sığınarak masum insanların damgalanmasına, telafisi olmayan hataların yapılmasına, insanların onurlarının kırılmasına, halk tabiriyle 'kurunun yanında yaşın da yanmasına' isyan ediyorum.
Bütün bu süreçte Türkiye Cumhuriyeti'nin yıkılıyor olmasına karşı çıkmayanları, Türkiye'nin yeniden tasarlanmasına isyan etmeyenleri de kabullenemiyorum.
Özellikle de bu ülkenin düşünen sınıfı, dinamosu ve en temiz pak insanları olması gereken Beyaz Türkler nasıl oluyor seslerini çıkartmıyorlar; üzerinde kafa yoruyorum.
Geçenlerde, Türkiye'nin önemli ailelerine mensup bir genç kadının internette Ergenekon'la ilgili düşüncelerine denk geldim. Ve dehşete düştüm. Psikolojik harbin mimarlarının dikte ettiği tercüme sözleri ezberlemiş, bir de bunları inanarak tekrar telaffuz ediyordu.
Oysa Beyaz Türkler, bu ülkenin vicdanının sesi olmalı...
Galiba bunun burjuva geleneği eksikliğimizle ilgisi var. Beyaz Türkler yapay yaratılan, temeli henüz oturmamış bir sınıf hala. Ve bu sınıfın doğuşu da, tıpkı şu anda varoluşu gibi, sadece imajlar üzerine dayalı.
Maalesef Beyaz Türkler için en önemli şey kendi imajlarını korumak. Yaşadıkları toplum üzerine düşünmek, kafa yormak ve gerçekleri yorumlamak gibi ağır okuma gerektiren zor işlerle uğraşmıyorlar. Bu yüzden de Fransız Devrimi'ni yapan burjuvayla Beyaz Türkler'i birbirinden ayırmak gerek.
Tam da bu yüzden de bu ülkenin karar vericileri olan Beyaz Türkler'in kafası karışmış olmalı. Günümüzün Goebbels'leri Türkiye'nin bilgiye yatkın bir toplum olmadığını zaten bilir, Beyaz Türkler'in de başkalarından bu anlamda pek ayrılmadığını kısa sürede görünce işleri kolaylaşmıştır. Karar vericiler düşürülünce, kitleler de peşinden gelir çünkü.
İmajlar bu süreçte etkili oldu Beyaz Türkler üzerinde. Çünkü onların tek kriteri bu.
Televizyonda iki profesörü karşılaştırdıklarında Mehmet Altan'ın tarafını tutarlar. Çünkü Yalçın Küçük'ün imajı onlara 'deli' olarak öğretilmiştir. Halbuki Prof. Küçük'ün iktisat bilgisinin ve akademik donanımının yanında Prof. Altan ancak devlet lisesinde kütüphaneci olabilir.
Bunlarla ilgilenmezler. Sadece ekrana bakarlar: Yalçın Küçük bağıra bağıra konuşur, kafasında kalpak vardır ve elini masaya vurur. Prof. Altan'ın ise olağanüstü kostümleri yoktur ve bilge gibi görünmek için sakal uzatmıştır. Beyaz Türkler, o sakala tav olurlar.
Hale Soygazi'yle aşk yaşadığı için Murat Belge'yi, Sezen Aksu'yla bir dönem birlikte olduğu için Ali Bayramoğlu'nu kendilerine yakın bulurlar. Üstelik ikisi de onların gözünde Emre Kongar ve Hikmet Çetinkaya'dan daha yakışıklıdır. Cumhuriyet ve Milliyet sıkıcı gazetelerdir, Radikal ve Taraf ise 'şık.'
Ali Sirmen yaşlı ve demodedir Beyaz Türkler için ama Baskın Oran'la Oğuz Özerden cesur ve dinamiktir.
Erhan Göksel şişmandır mesela. Ama Ufuk Uras fit.
Ne dediğine değil, nasıl göründüğüne bakarlar. İmajını kendilerine yakın bulmadıkları isimlerin kamuoyu önünde karalanmalarına da ses çıkarmazlar. Nasıl ki Yalçın Küçük'ü, Erhan Göksel'i yargısız infaza kurban eden yandaş basın onlar salınınca ses çıkarmadıysa, Beyaz Türkler de bu ayrıntıyı atlarlar.
Çünkü Türkiye'nin geleceğine ilişkin öngörüleri de imaj algıları kadardır Beyaz Türkler'in. Ayrıntıya hakim olmadıkları, olmak istemedikleri, okumayı ve bilgi edinmeyi yorucu buldukları için imajlara göre karar vermek işlerini koylaştırır.
Hadi bu psikolojik harbin mimarlarını, bu dezenformasyonun askerlerini anlıyorum. Kimileri çok para kazandı, şöhretlendi. İtibarı yerlerde sürünen basın artıklarına gün doğdu.
Ben bu tarz herhangi bir motivasyonu olmayan Beyaz Türkler'in onlarla aynı saflarda yer almasının sebebini merak ediyorum.
Bir rant beklentileri yok peki ne var?
Olsa olsa cehalet olabilir, bilgisizliktendir diyorum...
Türkiye'nin hala en temiz vicdanlarına sahip olması gerektiğine inandığım Beyaz Türkler'e yalvarıyorum...
Lütfen ama lütfen gözlerinizi açın... Ülkenize sahip çıkın...
(Not: Konuyla ilgili daha fazla ayrıntı için kentfisiltilari.blogspot.com adresinden blog'uma bakabilirsiniz.)
Hiç değilse biraz utanma olur
Mahkeme bir karar verdi ve özellikle yandaş basının yargısız infaz tabiri 'Ergenekon Terör Örgütü' tanımlamasının kullanılmasını yasakladı. Özellikle Taraf gibi tetikçi gazeteler başta olmak üzere bir tanımlama ve kısaltması olan ETÖ sık sık kullanılıyordu.
Bu ibarenin sık sık yer aldığı yerlerden biri polis içindeki F-Tipi örgütlenmenin mensuplarından Önder Aytaç ve Emrullah (sosyetik adıyla Emre) Uslu'nun köşesiydi. Cemaatçi bu polisler sık sık ETÖ'den bahseder, hatta en son o köşede düpedüz 'Ergenekon Terör Örgütü üyesi Yalçın Küçük!' cümlesini bile yazmışlardı.
Oysa şimdi Yalçın Küçük serbest, ETÖ demek yasak.
Peki bu yüzsüzlerden bir özür, bir açıklama var mı?
Hayır yok, çünkü misyonerlikleri her türlü hukuksuzluğu meşru kılıyor. F-Tipi örgütlenmeden emir aldıkları için bu kararı hiçe sayarak, yine ETÖ diyorlar.
İşte Taraf camiasının hukuka saygısı da bu kadar. Ahmet Altan ve arkadaşları hukukun üstünlüğünü sadece kendi çıkarlarını koruduğu anlarda savunuyor.
Zira hafta sonu da Taraf'ın çeşitli köşelerinde ETÖ ibaresini görmek mümkündü.
Ahmet Altan, Yasemin Çongar ve Alev Er uyuyor mu? Ne biçim bir elektir, ne biçim bir editoryal sistemdir, nasıl bir filtreleme eksikliğidir bu?
Bir kez daha anlıyorum ki yaptıkları gazetecilik değil... Hukuku hiçe saymak ve misyona ortak olmak.
ETÖ demek yasak... Ama buna uyan yok.
Peki FTÖ dense de aynı hoşgörü gösterilecek mi?
'Ada' mı 'aday' mı?
Dün, Kemal Kılıçdaroğlu'nun kamuoyunun önüne bir beyin takımı ordusuyla çıkması gerektiğini söylerken 'çok bilinen bir sözü tekrarlıyorum, ne de olsa hiç kimse tek başına bir ada değil' demiştim. Daha doğrusu demeye çalıştım. Yazıyı, gazeteye bu şekilde yolladım ama baskıda gördüm ki benim 'çok bilinen söz' dediğim yeteri kadar beğenilmiyormuş meğerse. Gazetenin editörleri yazımın içindeki bu cümleyi 'hiç kimse tek başına bir aday değil' diye düzeltmiş. Elbette sözün doğrusu 'hiç kimse tek başına bir ada değil.'
Nick Hornby'nin 'About A Boy' romanını okuyanlar (filmini izleyenler) ya da Jon Bon Jovi'nin 'Santa Fe' şarkısını dinleyenler John Donne'un bu sözüne zaten aşinadır.