Dünkü Serdar Turgut'un yazısı üzerine bir tekrar gibi algılanacak kuşkusuz, ama cumartesi sabahı İstanbul'dan Berlin'e giderken de aklımdan bunlar geçiyordu. Turgut'un yazısını okuyunca sadece Türkiye'de gazeteciliğin gidişatı açısından benzer düşünceler içinde olduğumuzu düşündüm aslında.
Sonuçta bu sadece Türkiye'yi de ilgilendirmeyen, global bir problem aslında. Gazetecilik ne oluyor, nereye gidiyor.
Doğrusunu isterseniz benim ilgimi öncelikle dünya basınında da ortaya çıkmaya başlayan 'yeni gazetecilik' türü çekiyor. Bu, Turgut'un bahsettiği ve Tom Wolfe'un öncülüğünü yaptığı, haberi 'roman gibi' yazmanın başlangıcı 'New Journalism'den epey farklı. Bugün dünyayı etkisi altına alan 'daha yeni gazetecilik' daha çok gazetecinin haberin bir öznesi olması, ama asla haberin önüne geçmemesine dair bir değişim daha çok.
Bunda, kuşkusuz blog'ların etkisi çok büyük. Yaklaşık bir yıldır, Batı basınını takip edenler 'Film eleştirmenliği öldü mü' sorusuna yanıt arandığını da fark etmiştir illa ki. Olayın özeti şu: İnternet'teki blog'larda bir filmi eleştiren binlerce yazıyı bulmak mümkün. Bunların bir kısmı çöp olmakla berber, azımsanmayacak bir kısmı da mesleki disiplin içinde, titizce hazırlanmış eleştiriler. Ve eminim filmlerin potansiyel izleyicileri üzerinde de etkisi giderek daha da artacaktır. Hal böyleyken, günümüz gazetecileri hala bir sinema eleştirmenine maaş ödemeli mi?
Blog yazarlığının haberciliğe bir diğer etkisi ise gündelik hayata dair kimi meselelerin, daha evvel gazetelerin sayfalarına alamayacakları kadar 'sıradan' oldukları düşünülen konuların da haber yapılması.
Bu yeni gazetecilik türünün öncüsü olarak Wallpaper degisinin yaratıcısı, şimdi Monocle'ı çıkartan Tyler Brule'yi görmemek olanaksız. Brule, savaş muhabiriyken yaralandıktan sonra aldığı tazminatla lüks tüketim İncil'i Wallpaper'ı yarattı. O yıllarda gözünü İskandinav kültürüne dikmişti ve dergi bu yaşam tarzını pompaladı.
Şimdi Monocle'da ise dünyanın Batı tarafından yeteri kadar incelenmemiş bölgeleriyle ilgileniyor. Japonya yeni merkez onun için. Avrupa'da henüz popüler olmayan Zürih, Hamburg gibi şehirlerin gazlanmasıyla beraber azıcık da Ortadoğu, özellikle de Türkiye sosu ekleniyor.
Monocle, Wallpaper'a göre gündelik hayattan daha haberdar olanların dergisi. Türkiye'deki Ergenekon soruşturması da Japonya'nın otomatik temizleme sistemli Toto tuvaletleri de aynı yayında yer alıyor.
Ama bu gazetecilik türünün asıl ipuçlarını görmek için Brule'nin Financial Times'daki köşesini dikkatle okumak gerekiyor.
Dünyada mağazacılık nereye gidiyor, en iyi kulüp sandviç hangi otelde, hangi havayollarının lounge'ı daha iyi hizmet veriyor, en iyi erkek çantası hangisi...
Kısacası bu gazetecilik türü hayatın içindeki her şeyin de 'haber olabileceğini' göstermesi açısından çok önemli.
Financial Times gibi dünyada paranın nabzını tutan ciddi bir gazete bu gibi konulara yer veriyorsa, bu insanlığın geleceği açısından da yol gösterici: Gazete okurları artık para piyasalarının sıkıcı rakamlarını değil, bunun yanı sıra paranın satın alabildiği şeylerin hayat üzerindeki etkisini de görmek istiyor.
Diğer gazetelerin siyaset, ekonomi sayfaları da büyük sözlerin, fikirlerin, ahkamların değil gündelik hayatın öne çıktığı bu gibi haberlerden nasibi alıyor, alacak da.
Bu yeni bir gazeteci türünün de ortaya çıkmasını zorunlu kılıyor.
Mesela Tyler Brule, geçen sene tam 250 günü otel odalarında geçirmiş. Bütün hayatı mesela pazartesi Londra'da, çarşamba Hong Kong'da, cuma Tokyo'da, hafta sonu Stokholm'de olması gerektiği şekilde programlanmış. İster istemez bu kültürde havaalanları, uçak şirketleri, uçaklarda yemek verenler, otel lobileri, kulüp sandviç, kuru temizlemeciler, taksi şirketleri, toplu taşıma insanın hayatında çok berligin etkenler oluyor.
Bütün bunlar 'gezelim görelim' yazıcılığı değil, bilakis ekonomi ve siyaset açısından önemli ipuçları taşıyor. Diyelim ki Japonya'da havaalanından şehre ulaşımda bulunan çözüm dünyanın bütün yerel yönetimlerini ilgilendiriyor, Londra'da açılması planlanan Heathrow'un yeni uçuş pisti dünya çevre politiklarıyla ilgili çok önemli bir tartışmaya denk geliyor.
Ve öyle görünüyor ki önümüzdeki en az 10-20 yıla damgasını vuracak medya trend'i bu yönde olacak.
Bu değişimin ipuçlarını ve yansımalarını Türk Basını'nda da aramaya çalışacağım.
BERLINALE NOTLARI
Şehrin en güzel sineması
Cumartesi sabahı Berlin'e geldim. Bir kez daha Berlinale'ye dahil olmak için. Dünyada, film şirketleriyle beraber sinema izleyicilerinin bir arada, birbirlerine müdahale etmeden film izleyebildikleri yegane festival artık Berlin. Cannes sadece film endüstrisine hitap ediyor, Venedik çoktan çaptan düştü ve geriye uluslararası alanda sadece Berlin kaldı.
Her seferinde Berlinale'de beni büyüleyen şey festivalin şehre yayılmış olması. Sokaklarda Berlinale için koşturan, Berlinale çantası taşıyan pek çok insanı görmek mümkün.
Filmler ağırlıklı olarak Potsdamer Platz'daki modern sinemalarda oynasa da, festivalin bölümlerine göre şehrin başka yerindeki salonlar da kullanılıyor.
Bunların en ilginci kuşkusuz Kino International. AKM'yi andıran Doğu Bloku mimarisiyle, eski Doğu Berlin'in en büyük caddesi Karl-Marx-Allee'de bir anıt gibi duruyor.
Pek çokları için Berlin'in en güzel sineması burası. Mobilyalardan fuayeye, alt kattaki lobiye kadar her şey eski haliyle korunmuş, bir tarihi eser gibi bakılıyor.
Fuayenin camından tam karşıdaki Cafe Moskau görünüyor. Orası da adıyla müsemma bir diskotek ve aynı tarihsel dönemin izlerini taşıyor.
Bu sinemayı her gördüğümde Almanların DDR tarihinin anıtlarını, her ne kadar günümüz estetik anlayışına uymasa da, koruma merakları karşısında büyüleniyorum. Yakıp yıkmak, yerine daha modernini yapmak yerine bunu da saklıyorlar.
Kimileri 'DDR modernizmi'yle dalga geçilmesine öfkeleniyor, o günlerin dalga geçilemeyecek kadar acılı olduğunu düşünüyor ama özellikle bizim gibi dışarıdan gelen insanlar için o yılları bir anlamda yaşatan bu binalar çok önemli.
Sinemalar bir yana, filmlere gelirsek...
Bir fabrika kabusu
Berlinale'de seçtiğim ilk filmde yaşadığım hayal kırıklığı tarif edilemez. 'Lunch Break' adlı bu filmde ilk kez akın akın insanın beşinci dakikadan itibaren çıkmasını gördüm.
Tıklım tıklım dolu olan Arsenal sineması bir anda boşaldı.
Film, bir fabrikanın yemek molasında işçilerin oturmasını gösteriyor. Sadece oturuyorlar. Kamera bir koridorda, sağlı sollu işçilerin arasından, aşırı yavaş çekimde ilerliyor.
Bu arada salonda fabrikanın gürültüsü de baş ağrıtıyor. Tamam, bize o tecrübenin gerçekliği verilmek isteniyor ama sonuç ne?
Ben kendi kendime filmden çıkmak için bir süre koydum. Kamera hızla bir direğe doğru ilerliyordu, o direğe varana kadar duracaktım. 40 dakika sonra o direğe vardı; bu arada mesafe en fazla 10 metredir...
Neyse, sonra kamera o direği teğet çekerek aynı koridorda devam etti... Ben de Arsenal'i terk ettim.