Oray Eğin oray.egin@aksam.com.tr

kategori2

Türkiye'deki akademisyenler neden yetersiz?

Bundan bir süre Soner Yalçın, Doğan Kitap yöneticilerinin kendisini yemeğe çağırdığını ve yakında yayımlanacak bir kitapla ilgili akıl danıştıklarını anlatmıştı. Kitap, Doğan Edmont'ın belki de en çok satan yazarı Soner Yalçın'a ilişkin bazı eleştiriler içeriyormuş. 'Ne dersin, böyle bir kitabı basalım mı?' diye sormuşlar.

Soner Yalçın da onlara 'Nitelikli bir eleştiriyse elbette; neden basılmasın ki, hepimiz faydalanırız' benzeri bir yanıt vermiş.

Olağan sohbetlerimizin birinde öylesine bahsetmişti bu olaydan, pek de üzerinde durmamıştım.

Ancak hafta sonu bir gazetenin pazar ekinde 'Soner Yalçın cahil ve bilgiç, İlber Ortaylı aklında kalanla konuşuyor' gibi provokatif bir başlık görünce hatırladım. Anladım ki yeni kitabı çıkan bir yazarın promosyon çalışmasına kurban gitmiş iki ünlü isim.

Röportaj başlıklarında kişinin kendisiyle ilgili söyleyeceği bir şey yoksa, ucuz bir yöntemdir bir başkasına sataşan bir cümleyi cımbızla seçmek. Eski, modası geçmiş bir gazetecilik tarzı. Doğrusu, kendi arkadaşımdan ve çok sevdiğim İlber Ortaylı'dan bahsettiği için baktım. Yoksa bu gibi başlıkları okumadan geçerim. Bu ucuz gazetecilikten oldum olası hoşlanmam.

Baktım da ne oldu: 'Bu muymuş?' dedim içimden ve geçtim.

Teker teker röportaj yapılan kişinin söyledikleri üzerinde durmayacağım. Adından da bahsetmeme gerek yok, çünkü bu ona dair bir şey değil. Ama takıldığım bir zihniyet sorunu var. Söz konusu akademisyenin sözlerini de bu hastalıklı zihniyet etrafında değerlendirmek gerekiyor.

Mesele gazeteci ve akademisyenin olay ve olgulara bakış açısındaki farkta yatıyor. Dünyanın her yerinde akademisyenler vizyon yaratmak, ufuk açmak gibi görevleri yerine getirirken bizdeki üniversitelerde ders verenlerin tek işi verileri toplamak ve bir analize vardırmamak. Akademisyenler verileri analiz edemediği için de bu görev gazetecilere düşüyor.

Mesela Soner Yalçın'ın kitapları... Üniversitelerin derinlemesine araştırması, ortaya çıkarması gereken bir konu olmasına rağmen yıllarca hiç kimse bu kitaplarda bahsedilen gerçeklere dokunmadılar. Sabetayizm, Türkiye'nin gizli tarihi, aile sırları gibi meselelerin hep üzeri örtüldü. Dahası, akademisyenler alternatif tarihin çıkmasını da adeta hiç istemediler.

Yaptıkları sadece resmi tarihin bir başka versiyonunu aktarmak oldu. Takıldıkları yerler de bu verilerin vardığı gerçekler değil, verilerin kendisi oldu.

Türkiye'deki akademisyenin anlamadığı budur: Verilerde hata olabilir. Hele hele toplamı bin sayfayı bulan iki kitapta birkaç hata olmasından daha doğal da bir şey yoktur.

Asıl tartışmamız gerekense şudur: Sonunda vardığımız nokta doğru mu değil mi?

Mesela şu iddia edilebilir mi: Sabetayizm diye bir şey yoktur, bunu Soner Yalçın uydurmuştur! Böyle absürd bir şey mümkün mü? Veriler analiz edildiğinde sonuç değişiyor mu? Birinin diyelim ki 1910 yerine 1915'te doğması Sabetayizm olgusunu yok ediyor mu mesela?

Yahut Bandırma Vapuru'nun boyu veya tipi Mustafa Kemal'in Samsun'a çıktığı gerçeğini değiştiriyor mu?

Maalesef Türkiye'deki akademisyenler resmin bütününe değil, içindeki küçük ayrıntılara takılıyorlar. Bol bol laf bunlar. Bu eksik bakış açısında ciddi bir akademik eksiklik de olduğunu düşünüyorum.

Nedense Türkiye'de son yıllarda hiçbir üniversitede hiçbir akademisyenin hazırladığı bir raporu, bir kitabı tartışmıyoruz. Kendi tarihimizle ilgili üniversiteler bize yeni bakış açıları sağlamıyor, yeni bilgiler ortaya çıkarmıyor. Kamuoyunu aydınlatmıyor, entelektüel hayata katkı sağlamıyor.

Bu yüzden de akademiye mahkum olanlar kısır bir bakış açısına sahip oluyor, düşünce hayatına katkı sağlayamıyor.

Oysa Türkiye'nin tarihiyle ilgili pek çok gerçeği Soner Yalçın'ın, İlber Ortaylı'nın kitaplarından öğrenmek mümkün. Nitekim toplumu sarsan, bildiklerimizin yanlış olduğunu gösteren de onlar oluyor. Akademisyenler değil.

Bir akademisyenin de ona buna 'cahil, bilgiç, aklında kalanla konuşuyor' demeden önce üretimine bakmak gerekmiyor mu? Ha, ürettiği o koca kitaptaki eleştiriler de böylesi zorlama detaylar olunca gülünç duruma düşmek kaçınılmaz.

//c

Yine Ayşe Arman gazeteciliği

Ayşe Arman yine kendisini tartıştıracak bir malzeme verdi elimize. Cumartesi günü Dubai'deki bir lüks oteli anlattığı yazısına tam dokuz tane, bir kısmı da bikinili, fotoğraflarını ekleyince ufak çaplı bir kıyamet koptu.

Ayşe Arman'a yönelik eleştirilerin temelinde çoğu zaman kıskançlık yatar: Yaşadığı hayatı, hatta vücudunu bile kıskanan gazeteciler ona arkasından sallar. Bu insan tipinin iki özelliği vardır: İmkânları olsa Ayşe Arman'dan daha fazla ortalığa atarlar kendilerini. Bir de Ayşe Arman onlara göz kırpsa önünde el pençe divan olurlar.

Ama cumartesi günkü haberden sonra konuştuğum kimi insanlar 'Gerçekten kıskandığım için değil, ama çok fazla değil mi bu kadarı' diye düşüncelerini dile getirdiler. Hepsini dinledim, bazı eleştirileri mantıklı da buldum.

Sonra da düşündüm ki ortada yadırganacak bir şey yok.

Amacım yeni görüştüğümüz için Ayşe Arman'ı övmek falan değil. Zamanında çok ağır eleştirileri de kaleme almışımdır ve onun hakkında yazılanlara karşı tavrı her zaman hoşuma gitmiştir.

Ne bir eleştiriye düşman olur ne bir övgüye satın alınır.

Her neyse...

Bir gazete yöneticisi olsam Ayşe Arman'ın Dubai'deki bikinili fotoğraflarını seve seve basarım ve aynı şekilde sunarım.

Bu meslekte ölçü konuşulmak değil mi?

Ayşe Arman gazeteciliği de yapılan iş kadar, işi yapan üzerine kurulu. Çoğu zaman onun okurları olarak 'Ayşe Arman ne yapmış?' diye bakıyoruz. Bazen hiç merak etmediğimiz insanlarla görüşse bile sadece o konuştuğu için ilgi çekiyor. Bkz. Süleyman Demirel.

Çok başarılı bir röportajcı olduğunu, çok iyi soru sorup iyi yanıt aldığını eklemiyorum bile. (Işılay Saygın'a 'Bakireyim' dedirtmek her yiğidin harcı mı?)

Dubai'deki otelle de ilgili yazdığı yazıda da tek bir kriter var: Konuşturdu mu, baktırdı mı, tartışıldı mı?

Hepsi evet.

O zaman başarılıdır.

Benim Ayşe Arman'ı eleştirdiğim nokta ise sadece şu olabilir: Şaşırtmamaya ve konuşulmamaya başlarsa itirazımız yükselir.

Yasal Uyarı: TurkMedya internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları TurkMedya Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

İletişim |  Künye | 
Copyright Türkmedya A.Ş. Akşam Gazetesi Güneş Gazetesi Tercüman Gazetesi Autocar Dergisi Alem Dergisi FourFourTwo Dergisi Eve Dergisi Platin Dergisi Stuff Dergisi Maxim Dergisi Alem FM 89.2 Lig Radyo 92.3