AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-02-10
Batı basınında da, Türkiye'de de, gazetecilerin kendine ait bir 'dünyası' olması beklenir. Bundan kasıt şu: Gazetecilikteki yeteneklerinin dışında da çeşitli ilgi alanlarının olması, bunun 'hobinin' ötesine geçecek bir uzmanlığa varmaları. Hele hele yönetici düzeyindekilerin. Mesela New York Times gazetesinin eski genel yayın yönetmenlerinden Howell Raines'ın balıkçılık merakı vardır ve hatta bununla ilgili bir kitap bile yazmıştır.
'Kendine ait bir dünya'nın önemi yöneticiliğin kişisel meraklarının gazeteye yansıması ve kimliğinin şekillenmesinde ortaya çıkar.
Sadece siyasetle, ekonomiyle, birinci sayfa haberleriyle ilgilenenlerin çıkardığı gazeteleri mi, yoksa iç sayfalarında hayatın dinamiklerini taşıyan yayınları mı tercih edersiniz?
Açıkçası ilkinin bir geçerliliği kalmayacak. İnternet'in gazeteleri öldüreceğine dair kehanetlere karşı, hayatın sesini sayfalarına taşıyan gazetelerin ayakta kalacağı tahmin ediliyor. Dünyanın çeşitli metropollerinde de köklü gazeteler bile bu değişime ayak uydurmak zorunda kalıyor. Yeni modeller üzerinde çalışılıyor, daha genç ve dinamik bir haber dili, sokak haberciliği ivme kazanıyor ve gazeteler geçirdikleri bu dönüşüm sayesinde başarıya ulaşıyor.
Doğruya doğru, gündelik hayatın nasıl haber yapılabildiğinin bizdeki en başarılı kanıtı Hürriyet gazetesi ve Ertuğrul Özkök vizyonudur. İşte 'kendine ait dünya' burada net bir şekilde ortaya çıkıyor: Özkök'ün kişisel merakları ve ilgi alanları yıllar içinde Hürriyet'in vazgeçilmez kılan özelliklerini belirledi.
Şarap ve zeytinyağının 90'lı yıllarda Hürriyet sayfalarında yer almasını hatırlayalım: Bugün dünyayla yarışacak şarap bağlarının, ileride Türk şarabının adının dünyada anılacak olmasının başlangıcıdır bu haberler. Bunu yapacak girişimciyi teşvik etti Hürriyet'in haberleri.
Ancak, bütün bu olumlu gelişmelere rağmen Türk Basını'nın genelini saran bir hastalık var. Bu da gazetelerin dönüşümünü, modernizasyonunu engelliyor. Bu hastalığa kısaca 'ciddiyet baskısı' diyebiliriz. Gazeteleri çıkartanlar, gazetelere yazanlar ve bizzat okur tarafından oluşturulmuş ve maalesef kolay yıkılamayan bir tabunun esareti altındayız.
90'lı yıllardan beri, gazetelerde gündelik yaşam üzerine yazanlar belirli bir küçümseme çerçevesinde değerlendiriliyorlar. Bunda haklılık payı olabilir: Bunların kimi hakikaten de acınacak şeyler yazıyorlar, vizyonları Cahide gece kulübüyle sınırlı olan zavallılar. Çok cahiller, dünyayı bilmiyorlar.
Ama benim bahsettiğim başka tür bir yazarlık. Alıştırıldığımız düşük standartlı Türk lifestyle yazarlığı değil.
Bilakis, gündelik hayatı yazarken de onun ekonomisini, politikasını bilen, duruş sahibi, derinlemesine bilgi sahibi, donanımlı gazetecileri şart koşuyor.
Tıpkı Tyler Brule gibi, Türk Basını'nın da yılın 250 gününü dünyanın başka şehirlerinde geçirecek, başka insanlarla tanışacak, İstanbul'daki 'ayrıcalıklı' hayatını başka metropollerde de sürdürecek gazetecilere ihtiyacı var.
Japon ANA Havayolları'nın first class için yaptırdığı pijamalardan tutun da Paris metrosunda yeni adını duyuran bir sokak sanatçısına kadar dünya haber kaynıyor. Bunlar da en az politika haberleri kadar önemli.
Bir süredir bu kısır döngüden kurtulmanın yolları üzerine düşünüyorum. Bir tür mahalle baskısı olan 'ciddiyet tabusu'na karşı nasıl bir çözüm bulunması gerektiği üzerine kafa yoruyorum.
Dünyada, yazarın kendisini haberin içine katarak ama asla haberin önüne geçmeden kaleme aldığı makaleler yükselişte, trend bu yöne doğru gidiyor.
Zannedersem, eninde sonunda, gecikmeli de olsa, Türk Basını için de bu kaçınılmaz olacak. 'Kendine ait bir dünyası' olan gazeteciler çoğaldıkça tabii ki.
Benim not defterimde bu dönüşüme ayak uyduracak kimi gazetecilerin isimleri yazılı, onları ve yaptıkları işleri yakından takip ediyorum. Yakında daha da ön plana çıkacakları kesin.
BERLINALE NOTLARI
The Doors yılına hazır olun
Amerikan bağımsız sinemasında adını 90'lı yıllarda duyuran Tom DiCillo'nun yeni filminin adı 'When You're Strange.' Dikkatli müzik dinleyicileri hemen bu sözün The Doors şarkısından geldiğini anlar. Zaten DiCillo da bir Doors belgeseli yapmış. Daha evvel Oliver Stone'un 'The Doors' filmi vardı ama bu sefer grupla ilgili bilgilerin tamamı gerçek. Stone, konuyu biraz kendi bakış açısına göre çarpıtmıştı.
Daha da ilginci, DiCillo'nun filminde Jim Morrison'ın çektiği ve daha evvel görüntüleri ortaya çıkmayan 'Highway' adlı filmden de parçalar var. Belgeselde hiçbir canlandırma, hiçbir oyunculuk yok.
Bir anlamda The Doors'a giriş dersi gibi olmuş bu film. Grubu yakından tanıyanlar yeni bir şey öğrenmeyecekler, ama merak edenler için tam bir rehber.
Çocukluğumun bir kısmında bir yakınımın bu gruba merak salması, ardından bütün albümlerini dinleyip başta 'No One Here Gets Out Alive' adlı kitabı okuması ve bana aktarması sonucunda grupla ilgili pek çok bilgiye hakim olmuştum. (Yıllar sonra bu kitabı Yavuz Baydar'ın da kütüphanesinde görmüştüm. Filmi izlerken Sabah ombudsmanı'nın da ilgileneceğini düşündüm.)
Jim Morrison'ın cinsel organını sahneden gösterdiği ve bu yüzden yargılandığı Miami konseri, LSD tripleri, Paris'teki ölümü, sahnede bayılması, Ed Sullivan Show'da ısrarla 'higher' demesi gibi The Doors efsanelerinin hepsi bu filmde teker teker işlenmiş.
Tabii film boyunca bütün meşhur şarkılarını da teker teker dinlemek mümkün oldu.
Berlinale'de geçen günkü gösterime katılan Tom DiCillo'nun yanısıra bir de sürpriz bekliyordu izleyicileri: The Doors'un üyelerinden John Densmore da ilk kez Berlin'e gelmiş ve daha evvel 10 kere izlediğini söylediği bu filmi bir kez daha görmüştü.
Çok da verimli olmayan bir Q&A bölümünde Densmore'a yılların nasıl yaramadığını gözlemledim. Ne kadar çökmüş, ne kadar yaşlanmış...
E kolay değil, daha 22-23 yaşlarında dünyayı kasıp kavurdukları günler 40 sene önceydi...
Geçen sene Bob Dylan'ın hayatından esinlenen 'I'm Not There' dünya çapında usta sanatçıya gözlerin yeniden çevrilmesini, onu çok iyi tanımayanların bile keşfetmesini sağlamıştı.
Gerçi Oliver Stone'un 'The Doors' filmi bu grup için aynı etkiyi gösterdi ama onun da üzerinden epey bir zaman geçti. DiCillo'nun Sundance'te de Berlinale'de de gösterilen filmi yaygın şekilde dünyada alıcı bulursa yılda bir milyon albüm satmaya devam eden The Doors yeniden gündeme gelecektir kuşkusuz.
Gael'se kötüdür!
Adını 'Amoresperros' filminde duyduğumuz ve eminim herkesin hayran kaldığı Gael Garcia Bernal'ın, 'merhum' Heath Ledger'ın eşi Michelle Williams'la başrolde oynadığı 'Mammoth' adlı filmi izledim. New York'ta üst tabakaya ait bir çiftin üzerinden dünya zenginlerinin fakirlere karşı hissettiği 'suçluluk duygusunu' işlemeye çalışmış.
Ama iki saat boyunca Friedrichstadtplast'taki rahatsız koltuklarda içimi şişirdi bu klişeler yumağı.
Dikkat ediyorum da 'Amoresperros' ve 'Y Tu Mama Tambien' gibi patlama yaptığı filmler dışında Bernal'in çok az filmi artık iyi. Hatta o kadar kötü seçimler yapıyor ki, giderek adının yer aldığı filmler otomatik olarak 'kötü' damgasını yiyecek...
'Blindness', 'Dot the I', 'I'm with Lucy', 'Dreaming of Julia' falan sadece onun adına güvenerek izlediğim kötü filmlerdi. Aradaki iyi filmler 'La Mala Educacion' ve 'Babel' azınlıkta kaldı.