Zamanda yolculuk mümkün müdür?
Elbette mümkündür... Bir fotoğraf albümünde...
Zihnimizde tutulu bir görüntünün aniden hatırlanması sizi alır ve o ana taşıyıverir.
Zarafetinin doruğunda, ürkek bakışlı çok güzel genç bir kızın kucağında neşeyle kameraya bakan küçük bir çocuğun; annesine olan sevgisini ancak bu şekilde dolaylı olarak itiraf edebilen bir evlat olduğunu, yıllar sonra yazabilmesidir.
Şile'ye, yaz aylarında her hafta sonu olduğu gibi, Üsküdar'dan kalkan otobüslerle gitmek için yola çıkıldığında elleri sımsıkı tutulan bir babanın sıcaklığıdır.
Bir yaz günü pusete konmuş tostoparlak yüzlü kardeşin hayretle kameraya bakarken ona sevgiyle sarılmaya çalışan çöpten bacaklara sahip sarışın veledin bir an için kendin olduğunu görmektir.
İlkokul son sınıfta merdivenlere siyah-beyaz bir fotoğraf karesi için dizilen siyah önlüklü beyaz yakalı çocukların onca itiş kakışı arasında, yanıbaşında duran sarı saçlı mavi gözlü ilk aşka nasıl masum bir tutkuyla omuzun değdiğinin anımsanmasıdır.
Bu, bazen, Şişli'de 70'li yılların dekoru içindeki bir evin oturma odasında doğum günü için süslenen bir yemek masası etrafına dizili tanıdıklar, akrabalar gürültü içinde bekleşirken, yatak odasında, o güne özel alınan, kadife bir takımı giymemek için inatla ve keyifle yatağın üzerinde tepinirken çıkartılan sesin yankısıdır.
Hatırlanan ilk uzun yaz tatilinde, Marmara Adası'nda bir çay bahçesinde yaşlı çınarların altında içilen buz gibi koruk suyunun damakta bıraktığı o mayhoş lezzettir.
Beyaz peynir tenekelerinden ve tavana asılı pastırmalardan yükselen kokuların karışmasıyla artık sadece mezecilerde duyabileceğiniz o biricik kokunun üstünüze sindiği bir akşam üzeri, babanızın ince belli bir çay bardağına doldurduğu rakıdan ilk gizli yudumu aldığınızda genzinizin tuhaf bir hazla yanmasıdır.
70'li yıllarda ailece gidilen o tavernalarda çekilen yüzlerce fotoğraf arasında sadece bir tekinin; hayatınızın en sıkıcı gecesini yaşadığınızı düşünürken sahneye çıkan bir dansözün kıvrak hareketlerinin içinizde nasıl bir mahrem kıpırtıya dönüştüğünün anımsatmasıdır.
Kemer'de bir tatil köyünde çekilen o sarı sıcak yaz sabahı yüzlerce Fransız konuğun köye giriş yapmasını beklerken çekilen fotoğrafa hapsedilen o anda hayata dair hiçbir endişe duymamayı, biraz da hüzün dolu bir özlemle, gülümseyerek hatırlamaktır.
İki insanın hayatına bir şekilde değmiş yüzlerce insanı bir araya toplayan tek neşeli etkinlik olan nikah gününüzde çekilen yüzlerce fotoğraf karesi arasında size sevgiyle sarılan bir yazarın ölüm haberini aldığınızda, garip bir şekilde aklınıza, ona dair sadece o anın gelmesidir.
İlk çocuğunuzu kucağınıza aldığınızda çekilen onca fotoğraf arasından sadece bir tanesine bugün baktığınızda; çekilen andaki kaygılı ifadenizindeki anlamın, size tam da bugün, tarifsiz bir sızıyla, çok şey ifade etmesidir.
Mesleğe ilk adım atılan günlerde, ölesiye çalışırken, bir öğle vakti, haber merkezinin ortasında; masaların arasında kuytu bir noktada yere uzanıp yorgunluktan sızdığın anda üstüne örtülen bir paltonun sıcaklığını yıllar sonra ortaya çıkan çizik bir fotoğrafta mutlulukla hissetmektir.
Ege'de ıssız bir koyda gün battıktan hemen sonra çekilen turuncu mavi ve flu bir kareye hapsolan anlatılamaz ve paylaşılamaz mutluluğun, sadece oraya, o ana ve sana ait olması kararıyla çekildiğini; bunun zihniniz ve kalbiniz arasında bir sır olarak kalacağını ve bu sırra ait mührün o karenin bir köşesinde saklı bir leke olduğunu bilmektir.
Kişisel tarihe dair bu kısacık gezintiyi neden paylaştım?
Geçen gün çok anlamlı ve uzun bir sohbette, zekasına hayran kaldığım bir bilge insan şöyle bir cümle paylaştı...
'Beden öldükten sonra yolculuğa devam edecek olan zihindir.'
Zihin, beş duyumuzun kayıt defteri...
Zihin, renkli, sesli, dokulu, kokulu ve lezzetli bir fotoğraf albümü...
Bir pazar günü evde tek başına kalınca zihindeki eski fotoğraf albümlerini açıp parmaklarınızı ona değdirmek muhteşem bir his.
Sadece paylaşmak
istedim.