Oray EÄŸin oray.egin@aksam.com.tr

kategori2

Türk medyasında ciddiyet baskısı

Batı basınında da, Türkiye'de de, gazetecilerin kendine ait bir 'dünyası' olması beklenir. Bundan kasıt ÅŸu: Gazetecilikteki yeteneklerinin dışında da çeÅŸitli ilgi alanlarının olması, bunun 'hobinin' ötesine geçecek bir uzmanlığa varmaları. Hele hele yönetici düzeyindekilerin. Mesela New York Times gazetesinin eski genel yayın yönetmenlerinden Howell Raines'ın balıkçılık merakı vardır ve hatta bununla ilgili bir kitap bile yazmıştır.
'Kendine ait bir dünya'nın önemi yöneticiliÄŸin kiÅŸisel meraklarının gazeteye yansıması ve kimliÄŸinin ÅŸekillenmesinde ortaya çıkar.
Sadece siyasetle, ekonomiyle, birinci sayfa haberleriyle ilgilenenlerin çıkardığı gazeteleri mi, yoksa iç sayfalarında hayatın dinamiklerini taşıyan yayınları mı tercih edersiniz?

Açıkçası ilkinin bir geçerliliÄŸi kalmayacak. İnternet'in gazeteleri öldüreceÄŸine dair kehanetlere karşı, hayatın sesini sayfalarına taşıyan gazetelerin ayakta kalacağı tahmin ediliyor. Dünyanın çeÅŸitli metropollerinde de köklü gazeteler bile bu deÄŸiÅŸime ayak uydurmak zorunda kalıyor. Yeni modeller üzerinde çalışılıyor, daha genç ve dinamik bir haber dili, sokak haberciliÄŸi ivme kazanıyor ve gazeteler geçirdikleri bu dönüÅŸüm sayesinde baÅŸarıya ulaşıyor.

DoÄŸruya doÄŸru, gündelik hayatın nasıl haber yapılabildiÄŸinin bizdeki en baÅŸarılı kanıtı Hürriyet gazetesi ve ErtuÄŸrul Özkök vizyonudur. İşte 'kendine ait dünya' burada net bir ÅŸekilde ortaya çıkıyor: Özkök'ün kiÅŸisel merakları ve ilgi alanları yıllar içinde Hürriyet'in vazgeçilmez kılan özelliklerini belirledi.

Åžarap ve zeytinyağının 90'lı yıllarda Hürriyet sayfalarında yer almasını hatırlayalım: Bugün dünyayla yarışacak ÅŸarap baÄŸlarının, ileride Türk ÅŸarabının adının dünyada anılacak olmasının baÅŸlangıcıdır bu haberler. Bunu yapacak giriÅŸimciyi teÅŸvik etti Hürriyet'in haberleri.
Ancak, bütün bu olumlu geliÅŸmelere raÄŸmen Türk Basını'nın genelini saran bir hastalık var. Bu da gazetelerin dönüÅŸümünü, modernizasyonunu engelliyor. Bu hastalığa kısaca 'ciddiyet baskısı' diyebiliriz. Gazeteleri çıkartanlar, gazetelere yazanlar ve bizzat okur tarafından oluÅŸturulmuÅŸ ve maalesef kolay yıkılamayan bir tabunun esareti altındayız.
90'lı yıllardan beri, gazetelerde gündelik yaÅŸam üzerine yazanlar belirli bir küçümseme çerçevesinde deÄŸerlendiriliyorlar. Bunda haklılık payı olabilir: Bunların kimi hakikaten de acınacak ÅŸeyler yazıyorlar, vizyonları Cahide gece kulübüyle sınırlı olan zavallılar. Çok cahiller, dünyayı bilmiyorlar.
Ama benim bahsettiÄŸim baÅŸka tür bir yazarlık. Alıştırıldığımız düÅŸük standartlı Türk lifestyle yazarlığı deÄŸil.
Bilakis, gündelik hayatı yazarken de onun ekonomisini, politikasını bilen, duruÅŸ sahibi, derinlemesine bilgi sahibi, donanımlı gazetecileri ÅŸart koÅŸuyor.

Tıpkı Tyler Brule gibi, Türk Basını'nın da yılın 250 gününü dünyanın baÅŸka ÅŸehirlerinde geçirecek, baÅŸka insanlarla tanışacak, İstanbul'daki 'ayrıcalıklı' hayatını baÅŸka metropollerde de sürdürecek gazetecilere ihtiyacı var.
Japon ANA Havayolları'nın first class için yaptırdığı pijamalardan tutun da Paris metrosunda yeni adını duyuran bir sokak sanatçısına kadar dünya haber kaynıyor. Bunlar da en az politika haberleri kadar önemli.
Bir süredir bu kısır döngüden kurtulmanın yolları üzerine düÅŸünüyorum. Bir tür mahalle baskısı olan 'ciddiyet tabusu'na karşı nasıl bir çözüm bulunması gerektiÄŸi üzerine kafa yoruyorum.
Dünyada, yazarın kendisini haberin içine katarak ama asla haberin önüne geçmeden kaleme aldığı makaleler yükseliÅŸte, trend bu yöne doÄŸru gidiyor.
Zannedersem, eninde sonunda, gecikmeli de olsa, Türk Basını için de bu kaçınılmaz olacak. 'Kendine ait bir dünyası' olan gazeteciler çoÄŸaldıkça tabii ki.

Benim not defterimde bu dönüÅŸüme ayak uyduracak kimi gazetecilerin isimleri yazılı, onları ve yaptıkları iÅŸleri yakından takip ediyorum. Yakında daha da ön plana çıkacakları kesin.

BERLINALE NOTLARI
The Doors yılına hazır olun
Amerikan bağımsız sinemasında adını 90'lı yıllarda duyuran Tom DiCillo'nun yeni filminin adı 'When You're Strange.' Dikkatli müzik dinleyicileri hemen bu sözün The Doors ÅŸarkısından geldiÄŸini anlar. Zaten DiCillo da bir Doors belgeseli yapmış. Daha evvel Oliver Stone'un 'The Doors' filmi vardı ama bu sefer grupla ilgili bilgilerin tamamı gerçek. Stone, konuyu biraz kendi bakış açısına göre çarpıtmıştı.

Daha da ilginci, DiCillo'nun filminde Jim Morrison'ın çektiÄŸi ve daha evvel görüntüleri ortaya çıkmayan 'Highway' adlı filmden de parçalar var. Belgeselde hiçbir canlandırma, hiçbir oyunculuk yok.
Bir anlamda The Doors'a giriÅŸ dersi gibi olmuÅŸ bu film. Grubu yakından tanıyanlar yeni bir ÅŸey öÄŸrenmeyecekler, ama merak edenler için tam bir rehber.

ÇocukluÄŸumun bir kısmında bir yakınımın bu gruba merak salması, ardından bütün albümlerini dinleyip baÅŸta 'No One Here Gets Out Alive' adlı kitabı okuması ve bana aktarması sonucunda grupla ilgili pek çok bilgiye hakim olmuÅŸtum. (Yıllar sonra bu kitabı Yavuz Baydar'ın da kütüphanesinde görmüÅŸtüm. Filmi izlerken Sabah ombudsmanı'nın da ilgileneceÄŸini düÅŸündüm.)
Jim Morrison'ın cinsel organını sahneden gösterdiÄŸi ve bu yüzden yargılandığı Miami konseri, LSD tripleri, Paris'teki ölümü, sahnede bayılması, Ed Sullivan Show'da ısrarla 'higher' demesi gibi The Doors efsanelerinin hepsi bu filmde teker teker iÅŸlenmiÅŸ.
Tabii film boyunca bütün meÅŸhur ÅŸarkılarını da teker teker dinlemek mümkün oldu.
Berlinale'de geçen günkü gösterime katılan Tom DiCillo'nun yanısıra bir de sürpriz bekliyordu izleyicileri: The Doors'un üyelerinden John Densmore da ilk kez Berlin'e gelmiÅŸ ve daha evvel 10 kere izlediÄŸini söylediÄŸi bu filmi bir kez daha görmüÅŸtü.
Çok da verimli olmayan bir Q&A bölümünde Densmore'a yılların nasıl yaramadığını gözlemledim. Ne kadar çökmüÅŸ, ne kadar yaÅŸlanmış...
E kolay deÄŸil, daha 22-23 yaÅŸlarında dünyayı kasıp kavurdukları günler 40 sene önceydi...
Geçen sene Bob Dylan'ın hayatından esinlenen 'I'm Not There' dünya çapında usta sanatçıya gözlerin yeniden çevrilmesini, onu çok iyi tanımayanların bile keÅŸfetmesini saÄŸlamıştı.
Gerçi Oliver Stone'un 'The Doors' filmi bu grup için aynı etkiyi gösterdi ama onun da üzerinden epey bir zaman geçti. DiCillo'nun Sundance'te de Berlinale'de de gösterilen filmi yaygın ÅŸekilde dünyada alıcı bulursa yılda bir milyon albüm satmaya devam eden The Doors yeniden gündeme gelecektir kuÅŸkusuz.

Gael'se kötüdür!
Adını 'Amoresperros' filminde duyduÄŸumuz ve eminim herkesin hayran kaldığı Gael Garcia Bernal'ın, 'merhum' Heath Ledger'ın eÅŸi Michelle Williams'la baÅŸrolde oynadığı 'Mammoth' adlı filmi izledim. New York'ta üst tabakaya ait bir çiftin üzerinden dünya zenginlerinin fakirlere karşı hissettiÄŸi 'suçluluk duygusunu' iÅŸlemeye çalışmış.
Ama iki saat boyunca Friedrichstadtplast'taki rahatsız koltuklarda içimi ÅŸiÅŸirdi bu kliÅŸeler yumağı.
Dikkat ediyorum da 'Amoresperros' ve 'Y Tu Mama Tambien' gibi patlama yaptığı filmler dışında Bernal'in çok az filmi artık iyi. Hatta o kadar kötü seçimler yapıyor ki, giderek adının yer aldığı filmler otomatik olarak 'kötü' damgasını yiyecek...
'Blindness', 'Dot the I', 'I'm with Lucy', 'Dreaming of Julia' falan sadece onun adına güvenerek izlediÄŸim kötü filmlerdi. Aradaki iyi filmler 'La Mala Educacion' ve 'Babel' azınlıkta kaldı.

 



Yasal Uyarı: TurkMedya internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları TurkMedya Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Copyright Türkmedya A.Ş. Akşam Gazetesi Güneş Gazetesi Tercüman Gazetesi Autocar Dergisi Alem Dergisi FourFourTwo Dergisi Eve Dergisi Platin Dergisi Stuff Dergisi Maxim Dergisi Alem FM 89.2 Lig Radyo 92.3