Berlin'de yağmurlu bir havada, eski Doğu'da popüler bir cafe'deydik. Geçen bayram. Hava Berlin'in casus filmi atmosferini tamamlıyordu. Yapacak şeyler kısıtlıydı bu havada. Sokaklarda dolaşamazdık, pazar günüydü ve her yer kapalıydı. Şemsiyelerin altında uzun bir kahvaltı ettik. Isıtmalar o kadar kuvvetliydi ki soğuğu hissetmiyorduk.
Düşündük, taşındık ve sinemaya gitmeye karar verdik. Berlin'de, Berlinale dışında daha evvel hiç film görmemiştim. Almanların genel olarak dublaja düşkün olduklarını ise biliyordum. Kaç DVD, Almanca dublaj yüzünden bir köşeye bırakılmıştı geçmişte.
Sadece Potsdamer Platz'daki sinemalarda orijinal versiyonlarının gösterildiğinden haberdardım. Bir taksiye atladık, Sony Center'a gittik.
Saat 17:00. İki film seçeneğimiz var. Biri 'Der Baader Meinhof Complex.' Alman sinemasının bu seneki hit'i. İngilizce altyazıyla oynuyormuş, konu da ilginç...
Ama ben biraz daha eğlence havasındaydım. Coen'lerin daha önce sadece fragmanını gördüğüm ve pek de bir şey anlamadığım 'Burn After Reading'inde karar kıldık. Bu da altyazısız oynuyormuş ki daha güzel bir şey olamaz!
Coen Kardeşler'in içinde George Clooney, Brad Pitt, Tilda Swinton, Frances McDormand ve John Malkovich'in bulunduğu 'sadece yıldızlardan oluşan' filminin ilk dakikasından itibaren gözyaşlarım eksik olmadı; sürekli kahkaha atıp durdum.
Zaman zaman muhteşem olan, zaman zaman uzayan, kimi anları bir başyapıta yaklaşan bir film 'Burn After Reading.' Ancak kimi sinema eleştirmenleri gibi ben de 'öylece' gelen sondan tam tatmin olmadım.
Ne oldu şimdi, diye kalakaldım. Ancak düşününce aslında filmin tamamına bu sorunun hâkim olduğunu anladım. Ve biraz daha düşünce, Türkiye'nin siyasi gündemine gitti aklım. Bu film tam da Ergenekon soruşturması gibi: 'Ne oldu şimdi?' diye izlemiyor muyuz bu soruşturmayı aylardır?
'Burn After Reading' CIA etrafında geçen bir istihbarat kaosunu anlatıyor. Hiç kimse işin içinden çıkamıyor, CIA Başkanı bile bir aşamada ipin ucunu kaçırıyor. İşin içine Ruslar, ev kadınları, spor hocaları, ajanlar, özel dedektifler, boşanma avukatları giriyor. Herkes bir şekilde bu saçma sapan istihbarat savaşının parçası oluveriyor. Kimileri anlamadan.
Hatta ve hatta ilk bu işe kalkışanlar bile nereye vardığını çözemiyor.
Berlin'deki o akşamüstünden sonra Ergenekon'la ilgili düşüncelerim daha da netleşti.
Filmin sonunda CIA Başkanı dosyayı kapatmadan önce yardımcılarından biriyle 'Ne oldu şimdi' diye konuşuyor. Hiç kimse olaydan bir şey anlamamış, bu tamamı yıldız kadronun nasıl bir araya geldiğini sadece izleyici fark ediveriyor ama filmin karakterlerinin çözmesi imkansız. Çözünce saçmasapan bir yerde düğümleniyor zaten.
CIA Başkanı'na soruyorlar: 'Ne öğrendik peki?'
'Bir daha yapmamayı öğrendik' diyor ve dosyayı kapatıyor.
İçimden bir ses, giderek karmaşıklaşan Ergenekon soruşturmasının da bu sayede sonuçlanacağını söylüyor.
Bu işe de kesinlikle birileri kalkıştı, sonunda da 'Bir daha yapmamayı öğreneceğiz' deyip kapatacaklar dosyayı.
//c
'Yaşamın Kıyısında'nın nesini beğendiler?
Belki fark etmişsinizdir, bizim basına da yansıdı. New Yorker dergisi yılın en iyi filmleri arasında 'Yaşamın Kıyısında'ya da yer verdi. Okuyunca şaşırdım.
Bu kötü filmin, Nurgül Yeşilçay'ın beceriksiz ve rezil oyunculuğuyla süslenen bu Fatih Akın yapımının Batı'da yerlere göklere konulmamasının sebebi nedir acaba?
Filmi çok yeni DVD'den izledim, Nursel Köse dışında hiçbir şeyi beğenmedim. Devrimci portresi, lezbiyenlik teması, hapishane sahneleri çok ama çok klişe geldi.
Peki Batı neden bu filmi beğendi?
Çünkü Türkiye'den böyle bir şey beklemiyorlardı da ondan. Bizim sinemamızda defalarca işlenen devrimcilik, kadınlar koğuşu temaları onlara yeni ve ilginç geldi. Daha iyilerini görseler, eminim beğenmezler. Ama eldeki malzeme bu. Zira Fatih Akın'ın filmlerinin marketing'leri iyi...
Batılı, devrimciyi de Türk hapishanesini de bilmediği için ne gösterilse yeni ve ilginç gelecek ve beğenecek bence.
Öte yandan, Reha Erdem'in Türkiye'de hak ettiği övgüyü toplamayan ama Batı'da epey alkış toplayan 'Beş Vakit'ini de çeşitli 'Yılın en iyileri' listelerinde görünce göğsüm kabarıyor.
//c
Batılı gazetecilere güvenmek zor
Doğrusu, New Yorker'ın neden 'Yaşamın Kıyısında'yı beğendiğini anlamak için kafa yordum. Zira bu derginin Türkiye'yle organik bir bağı, Türkiye'de bir bürosu yok.
Artık yabancı basının Türkiye'deki muhabirlerine önyargıyla yaklaşır oldum. Bunu da kendileri sağladılar. Ayrıca ciddiye de almıyorum. Belli bir şeye hizmet ettiklerini, haberleri ve gazeteciliğini bu yönde kullandıklarını düşünüyorum.
Amberin Zaman ve Sabrina Tavernise bu işte başı çekiyor.
Zaten yabancı basının Türkiye temsilcileri bir tür masonik locaya dönüştü. İkinci Cumhuriyetçi, liberal, birbirine yakın görüşte, genellikle de tuhaf bağlantıları bulunan insanlar yabancı basını temsil ediyor Türkiye'de. Bir tane AKP muhalifi yok aralarında. Ne ilginç değil mi?
Hepsi aynı anda AKP'ye destek verip, aynı anda AKP'yi eleştiriyor. Sanki bir yerden düğmeye basılmış gibi. Talimatla haber yapıyorlar sanki...
Bu gazeteciler de Türkiye'deki psikolojik harbin parçası mı acaba?
Yabancı bir yayının İstanbul muhabirinin yazdığı haberleri görünce ister istemez o haberi nasıl okuyacağımı biliyorum.
Yasal Uyarı: TurkMedya internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları TurkMedya Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.