AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-02-12

kategori2

Medya patronlarının sınıf savaşı

Washington'da Beyaz Saray önündeki parka giden yolun köşesinde bir Hint lokantası vardır. Bu yer, Clinton başkanlığı sırasında bir gün orada yemek yediğinden birden çok meşhur oldu.
Pazar günleri açık büfesi hayli ilgi gören bu lokantanın çatısı altında bolca Türkiye konuşulur. Çünkü bir düşünce kuruluşunun Türkiye direktörlüğünü yapmakta olan arkadaşım Bülent Ali Rıza bu lokantayı çok sever ve misafirlerini de orada ağırlar. Bülent ile ben, en son Başbakan Erdoğan'ı izlemek üzere oralara gittiğimde yemek yemiştik Bombay Club'ta.
Bir eski gazeteci ile bir Türkiye direktörü buluştuklarında ne konuşurlar; tabii ki 'Ne olacak bu ülkenin hali'ni...
Yine bir pazar günü yemek için Bombay Club'a giden gazeteci Fehmi Koru/Taha Kıvanç'ın başına doğrusu çok kıskandığım bir olay gelmiş.
Kıvanç oradayken, bir masada soyadı Graham ile soyadı Sulzberger olan adamın koyu sohbete girdiklerini görmüş. Bunu ben de görmüş olmayı çok isterdim. O yüzden kıskandım Kıvanç'ın şansını. Bu sahneyi görmek isterdim çünkü bu aralar çok yoğun bir şekilde Rupert Murdoch'u incelemekteyim.
Ve soyadları Graham ile Sulzberger olan adamların masasına yakın oturuyor olsaydım sohbetlerinde mutlaka Murdoch soyadının geçeceğine adım gibi eminim.
Hatta konuştukları tek konunun bu olduğunu bile düşünüyorum. Şimdi 'Ne alaka,  bu adamlar bir araya geldiklerinde Taha Kıvanç'ın yazısında dediği gibi Amerikan iç siyasetini, yeni başkana karşı ortak tavrı konuşmuş olamazlar mı yani' diye soracaksınız bana.
Bu da olabilir tabii ki ama ben sanmıyorum. Daha çok Murdoch'un konuşulduğunu düşünüyorum. Ve bugün bunun nedenini açıkladığımda meselenin görünenden çok daha farklı ve ilginç boyutları olduğunu anlayacaksınız.

Soyadı ağaçları

Amerİka'nIn yerleşik düzenin yani sistemin ana direği olan medyasında üç soyadı çok önemlidir. Bunlar Washington Post gazetesinin sahibi olan Graham ailesi, New York Times'ın sahibi Sulzberger ailesi ve bir süre öncesine kadar Wall Street Journal'in sahibi olan Bancroft ailesidir.
Ayrıca bir de Newhouse ailesi de var ama onlar daha çok Conda Nast'in sahibi olarak dergicilik yanlarıyla öne çıktıklarından (Vanity Fair, New Yorker, Vogue hepsi onların) Sulzberger'ler, Graham'ler gibi yerleşik düzenin saygın temsilcileri olarak görülmezler.
Şimdi bu bahsetmiş olduğum soyadlarının tarihsel gelişimi çok önemlidir. Bu soyadlarına bakarak Amerika'nın tarihini yazmak bile mümkündür. Bunların en büyük özelliği çok önemli gazetelerin sahibi olmaları ve çok yakın süre öncesine kadar gazetelerini satmayı hiç düşünmemeleriydi.
Ben Sulzberger soyadının geçtiği hemen her kitabı yıllar içinde okumuşumdur. Graham soyadını ise 'Medya dünyasının kraliçesi' Kay Graham nedeniyle iyi tanırım.
Bancroft ailesini ise 'katiyen satmayız' dedikleri Wall Street Journal'in satışı günlerinde öğrendim. Bancroft ailesinin soyadı ağacını incelediğimde bunların bir medya aristokrasi oluşturduklarını gördüm. Hatta  'The Gradiuate' filminden çok iyi tanıdığımız Anne Bancroft'un da bu aileden olmasına şaşırmıştım.
Bancroft'lar, Wall Street Journal gazetesinin sahibi olmakla övünüyor, gazetenin yönetimine hiç karışmıyordu. Ve de gazeteleri dünyanın en prestijli gazetesiydi. Aile içinden hissesini satmak isteyen olsa bile satışı imkansız kılacak kurallar koydurmuşlardı. Yani o gazetenin hep Bancroft malı olarak kalacağı sanılıyordu.
Ama Murdoch çıktı ortaya. Tamamen o gazetenin sahibi olmaya odaklanmıştı.  5 milyar dolar gibi olağanüstü bir fiyat ödeyerek ve yüzlerce ayak oyunu yaparak gazeteyi aldı ailenin elinden. Şimdi Bancroft'lar sadece gazetenin anısıyla yaşıyor

Murdoch savaş açtı

Büyük medya patronu ve gerçekten gazeteciliğe aşık olmasına rağmen Murdoch bir türlü medyanın yerleşik düzeninin koruyucuları tarafından içlerine sindirilemedi. Onu kendilerinden birisi olarak kabul etmediler. Sun, New York Post gibi tabloid gazetelerin sahibi olduğu için ciddiye alınmayacak bir isyankar olarak gördüler. Birlikte bulundukları davetlerde bile Murdoch'a uzak durmaya çalıştılar.
Bu tavır da Murdoch'u çok sinirlendirdi. Tabloid gazetelerinin dedikodu sayfalarında diğer patronlarla ilgili çıkan dedikodular ile eğlendi ama bu onu tatmin etmedi.
Murdoch mutlaka kendi hakkı olduğuna inandığı saygın yeri almak istiyordu. Bunun ilk adımını Wall Street Journal'i alarak attı. Şimdi Murdoch bu yeni gazetesi ile birlikte yerleşik düzeni sorgulayan değil, yerleşik düzenin saygın bir patronu haline dönüşmüştü.

Sırada NYT var

Murdoch'un gazete iştahı durmak bilmiyor. Daha fazlasını istiyor. Kendisine kötü davranan sistemi mutlaka değiştirecek. Sulzberger ailesi de Bancroft'lar gibi gazetelerini katiyen satmayacak aile olarak görülüyorlardı. Ochs ve Sulzberger ailelerinin birleşiminden oluşan patron aile çözülmesi neredeyse imkansız olan hisse senedi düzeni ile gazetenin mutlak hakimiydiler Kontrol eden hisse onların elinde.
Ancak iki yıl önce Morgan Stanley yatırım bankasında yatırım uzmanı olarak çalışan Hasan El Masry çok insana düşünülemeyecek bile gelen bir iş yaptı ve New York Times hisse senetlerine yönelik bir hasmane devralma (hostile takeover) işlemleri başlattı. Gazetenin patronu başlatılan saldırı nedeniyle hayli şaşırıp sarsıldı. Çünkü neredeyse gazeteyi kaybediyorlardı. Ancak büyük çabalar ve bayağı para harcanarak bu saldırı püskürtüldü.
Rupert Murdoch ileride almayı düşündüğü gazetelerin sadece tek bir zayıf noktasını bulabilmek  için sürekli av peşindedir. New York Times'ın iki yıl önce yaşadığı olayda da aradığı zayıf noktayı görmüştü. Yani bu da yapılabilirdi, Murdoch, New York Times'ı da alabilirdi. Wall Street Journal'in sahibi olmasıyla biten süreç de Murdoch'un, Bancroft ailesinin içinde tek bir zayıf halkayı keşfetmesiyle başlamıştı.

Yakın tehlike

'BaŞkanIn Adamları' filmini hatırlayın. O filmde devletin katillerinden kaçmakta olan Robert Redford filmin sonunda nereye sığınır? Tabii ki New York Times'ın binasına. Watergate skandalını kim çözüp sistemi rayına oturttu? Tabii ki Washington Post. Vietnam savaşını kim gündemden çıkarttı? Tabii ki Pentagon kağıtlarını yayınlayan New York Times.
Anlayacağınız bu iki gazete, sistemin normal işlemesi ve düzenin ayakta kalması için kaçınılmaz olarak görülen iki kurumdur. Bunların patron değiştirmesi sadece basit bir ticari işlem değildir. Bu, düzeni de yakından alakadar eden bir işlemdir. Düşünsenize; Wall Street Journal gibi iş dünyasına ayar verecek güçte bir gazeteden sonra sistemin siyasi işleyişine yön veren Post ve Times gibi gazetelerden bir tanesi de 'Tabloid kralı' Murdoch'un eline geçerse düzen ne yapacak, yerleşik düzene ne olur? Şimdi Amerika'da var olan korku bu.

Kokteyllerde konuşulanlar

KIsa süre önce New York Times'ın yayın yönetmeni bir davette Murdoch'tan 'şeytan' olarak bahsetmiş ve 'Bu tehlikeyi Amerikan basınından savuşturmalıyız' diye konuşmuş.
Geleneksel ailelerin yönetimine karışmadıkları bu gazetelerde Murdoch mutlaka işe karışır ve Times'ı aldığı takdirde ilk kovacağı kişinin kendisine 'şeytan' diyen adam olacağı da neredeyse kesin.
Murdoch, Wall Street Journal'i satın aldıktan sonra bana çok ilginç gelen bir şey yaptı.
Kolalı gömlek giyen kibar insanlar tarafından çıkarılmakta olan bu gazetede yapacağı ilk toplantıya yanında New York Post'un yayın yönetmenini götürdü.
O  tam bir tabloid gazetecisidir ve görünümü de tabloid ruhuna uygundur. Gün içinde içki içer ve ağzından sigarayı düşürmez. Devamlı küfür eder. Yani anlayacağınız Wall Street Journal'in anti-tezidir o.
Murdoch yapacağı ilk toplantıya onu da götürerek 'Artık düzen değişti' mesajını vermiştir.
Evet; Murdoch yerleşik basın düzenini değiştirmeye kesin kararlı. Şimdi de New York Times'ı gözüne kestirdi. Ve durmadan zayıf halkayı arayıp duruyor.
Kay'in oğlu David Graham ile Arthur Ochs Sulzberger'in, Washington'da Bombay Club'ta buluşmaları işte bu nedenle çok önemli.
Murdoch'un manevraları nedeniyle sistem paniklemiş durumda. Yerleşik düzen, alışılan yaşam çöküyor ve bu tehlikeye ne yapılacağını o iki aile de tam bilmiyor. Ben, yemekte sadece Murdoch konuşulduğuna eminim.