AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-02-12
Epey bir zaman önce bir televizyon programında Erol Büyükburç'la beraber görev alacağımız söylendiğinde çok heyecanlanmıştım. Büyükburç'u, şarkıcılık günlerinden bilmesem de, son yıllarda televizyonlardaki olur olmaz çıkışlarından iyi tanıyordum ve onda 'garanti rating malzemesi' olduğunu biliyordum. Eğlenceli geçeceği belliydi.
Daha ilk yayın başlamadan kendisine bu görüşlerimi ilettim. 'Eğer yayında o çıkışlarınızdan birisini yaparsanız acayip rating alırsınız' dedim. İlk yayındaki bir reklam arasında 'Rating'ler nasılmış, öğrendiniz mi' bile dedi!
Ancak o ilk programda meşhur Erol Büyükburç patlamasını yapmadı. Bir-iki hafta sakin gideceğini, sonra patlayacağını söyledi sonradan. Kendi kendine bir zamanlaması vardı.
Hakikaten de beklenen patlama sezon ortasında geldi.
'Ben Erol Büyükburç'um, Türkiye'nin en büyük sanatçısıyım' diye ayağa fırladığı o meşhur sahneden bahsediyorum. 'Bana soracaksınız, ben saksı değilim' diye parmağını salladığı, 'Çoluk çocuk konuşuyor' diye beni kastettiği o kült konuşma. Sinirden damarları çıkmış, önündeki bardağı fırlatmış, hatta bu yüzden parmağını bile kesmişti.
Muhteşem bir televizyon anıydı, canlı yayında. Özel televizyonların tarihine girdiğine eminim.
Herkes en başta benim Büyükburç'u çileden çıkardığımı, adamın gerçekten delirdiğini düşünüyordu. 'Kalpten gidecekti' diyenler bile çıktı. Kendinden geçtiğini, kontrolü kaybettiğini, hiçbir şeyin farkında olmadığını sanıyordu izleyiciler. İnandırıcıydı.
Tam yanında oturan ben ise o meşhur delirme 'seansı'nın ardından kahkaha krizine girmiştim. Tanık olduğum en tuhaf ama bir o kadar da eğlenceli olaylardan biriydi. Var gücümle Erol Büyükburç'u alkışlamaya başladım.
Elbette Erol Büyükburç delirmemişti...
Kalpten gitmeyecekti...
Hatta hiç sinirlenmemişti...
Bütün bu sahne baştan sonra planlıydı. Kimse ona 'Şu aşamada devreye gir, kavga çıkar, bağır' demedi elbette. Talimat almadı. Kimse onun o programda o an patlayacağını da bilmiyordu tabii ki. Sadece herkes ondaki 'patlama potansiyelini' biliyordu.
Neyin ne zaman olacağını ise sadece Erol Büyükburç biliyordu.
Canlı yayındaki 'o an'dan hemen sonra yerine oturduğunda ona döndüm ve sessizce 'Harika oldu' dedim. 'İyiydi, değil mi?' dedi. O gün eve çok mutlu döndü.
Bir sonraki hafta da ona saksı hediye ettim yayında.
Bu sahneyi izleyenler arasında tepkinin 'sahnelenmiş' olduğunu anlayanların sayısı çok azdı. Çoğunluk Büyükburç'un çıldırdığını düşünüyordu. Kendi çevremde bile.
Tıpkı Recep Tayyip Erdoğan'ın Davos'ta 'çileden çıktığını' düşünenler gibi... Türkiye'ye hakaret edilirken bunu 'kaldıramadığı' için o tepkiyi verdiğine inanlar gibi... Eşinin gözyaşlarından 'etkilendiğini' sananlar gibi...
Hadi canım sen de...
Erdoğan'ın o kontrolsüz ve kısa vadeli sonuca yönelik tepkisi öylesine sahnelenmişti ki... İddia ediyorum, kelimeleri bile planlanmıştı; 'Siz adam öldürmeyi bilirsiniz' cümlesi, 'Bana anlattı Başbakanınız' diye konuyu kuvvetlendiren anektodlar, Tevrat'tan yapılan alıntının yerleştirilmesi teker teker düşünülmüş, prova yapılmış belli ki.
Üstelik, sonraki hamlelerini, seçim konuşmasını, yurda dönüşü de teker teker tasarlamıştı.
O yüzden bu kadar rahattı. Beden dili özgüven doluydu. Rolün altından kalkabileceğini, ikna edeceğini, bunun bir 'marifet' olarak karşılanacağını biliyordu...
Ama bence sadece kendisi biliyordu. Ne Emine Hanım, ne danışmanlar, ne özel kalem, ne de çantacı... Hiçbirinin haberi yoktu.
Erol Büyükburç o hareketiyle televizyon izleyicilerini kandırmıştı.
Tayyip Erdoğan da bu davranışıyla seçmenleri ikna etti, o gerçek bir rating mühendisidir.
Ben bu eki bir yerden hatırlıyorum
Dünkü Hürriyet Pazar'ı görünce bir 'deja vu' hissi yaşadım. Bütün bu haberleri, işlenen konuları bir yerden biliyordum. Ekin neredeyse tamamı daha evvel başka yerlerde yapılan, günde bir gazeteden çok okuyan bir okurun aşina olduğu işlerdi.
Mesela 'Hangisi daha Adanalı' konusu birkaç hafta önce Sabah'ın Pazar ekinde iki sayfa yapılmıştı.
Keza Fatih Terim röportajı da; Şirin Sever daha çok yeni konuşmuştu teknik adamla. Hürriyet'te İtalya Büyükelçisi vardı, ama Fatih Terim her zamanki aynı lafları söylüyor.
Ayşe Arman, eşi Pamir Bezmen'i kaybeden Nermin Bezmen'le konuşmuş. Ama bu konuşmanın detaylarını geçen hafta köşesinden okumuştuk zaten. Dahası, Bezmen'lerin en ince detaylarına kadar özel hayatları ve bu ölümün aile üzerindeki etkisini AKŞAM'dan Tuğçe Tatari, Milliyet'in Cafe ekinde de Serfiraz Ergun yazmıştı geçtiğimiz haftalarda.
Hürriyet Pazar'ın, ana gazeteden de sunulan ve epey ilginç bir gay cinayetini anlatan haberi ise bir solukta okudum. Ancak daha sonra bu haberi de bir yerden hatırladığımı fark ettim. Google yardımcım oldu, 26 Temmuz 2008'de Sabah'ın Cumartesi ekinde çıkmış meğerse.
Tüm bunları söylemekle beraber, Hürriyet Pazar'ın Türk Basını'ndaki marka gücünü ve değerininin hala ne kadar önemli olduğunun farkındayım. Dergicilik (ve ek yapmak) zor ama keyifli bir iş; hele bu kadar gazete, bu kadar rakip varken.
Zaman zaman böyle haberlerin denk gelmesi de çok doğal. Ama bu hafta özellikle gözüme çarptı, söylemeden edemedim.
Savcılar göreve
Mahkeme bir karar aldı ve 'Ergenekon Terör Örgütü' ifadesinin kullanılmasını yasakladı. Yandaş medyanın yargısız infaz araçlarından biriydi bu tanım. İşlerine gelmeyenlere bu örgütün mensubu olduklarını söyleyerek damga vuruyorlardı. Bir de kısaltması var, ETÖ diye.
Sonunda davanın seyrini etkilememesi için yasaklandı bu tanım.
Ancak bu yasak nedense bazı gazetelere işlemiyor...
Taraf ve köşe yazarları ısrarla ETÖ diye yazıyor. Yeni Şafak, Bugün gibi gazetelerin haber metinlerinde bile bu ifade var.
Ve hiç kimse bir şey demiyor bu hukuk ihlali için. Adamlar resmen yargı kararını ihlal ediyorlar ve hiçbir yaptırım uygulanmıyor.
Ayrıcalıkları ne, onları kim koruyor?
Bilmiyorum.
Bildiğim tek şey, bunların hukuku sadece kendilerine göre yorumladıkları, sadece kendileri için istedikleri.