AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-02-12

kategori2

Bir köşe yazısının kodları

Pazar günkü Hürriyet'in ekinde Uğur Cebeci'nin yazısı tam da birkaç gündür anlatmaya çalıştığı yeni tür gazetecilik için örnek olabilecek bir metindi. Benim aslında uzun uzadıya anlatmak istediğim gazetecinin yazısının okurla bir tür 'tecrübe paylaşımı' olması gerektiğiydi. İşte Cebeci tam da bunu yapmış.

Peki ne yazmış Uğur Cebeci?
Türk Hava Yolları'nın yeni 'first class' uçuşuyla Singapur'a gitmiş ve neredeyse dakika dakika bize yaşadıklarını anlatmış, fotoğraflar eşliğinde.
Bu yazının okura ulaşımı, 'medium-message' ilişkisi açısından kodlarını çözelim.


Bir kere okur Uğur Cebeci adına aşina. Havacılık konusunda uzmanlığını kabul etmiş, ona güveniyor. Yıllar içinde oluşturulan bir bağ bu. Aşağı yukarı neyi sevip sevmediğine de hakim. Dolayısıyla mesajın elçisi açısından bir sorun yok. Bu birinci şart.

İkinci şart kişisel hislerini, beğenilerini yazıya yansıtmaktan çekinmemesi. Son derece öznel bir yazı. Mesela 'first class' kabininde verilen terliklerin ayağına olmadığını anlatıyor. Dahası bu yolculuğa parasını verip çıkmadığını da dürüstçe söylüyor, kimseyi kandırmaya çalışmıyor. Samimiyetini okura yansıtıyor. Teknik bilgilerin soğukluğu yerine kendi kişisel tecrübelerinin yansıması okura 'oradaymış' hissi yaratıyor.

Bütün bunlarla beraber, konunun teknik meselesiyle ilgilenen okuru da tatmin ediyor. Uçağın tipi, havaalanı, koltuk boyu, yatış derecesi gibi ayrıntılar yazının içine serpiştirilmiş. Ama bu ne bir mühendislik makalesi, ne de bu rakamlar işin o kısmıyla çok ilgilenmeyen okuru yazıdan uzaklaştırıyor. Hadi bu da üçüncü şart olsun.

Son olarak bir diğer mesele: 'Koca bir sayfa 'first class' yazılır mı' diyecek kafasızlar illa ki vardır. 'Kimi ilgilendiriyor ki, kim merak ediyor ki, kaç kişi ki' diye kendi taşralı tezini desteklemeye çalışacak.

İşte Uğur Cebeci'nin yazısında onları utandıracak bir bilgi var. Meğerse büyük şirket sahipleri ağırlaşan ekonomik şartlarda kendi uçakları yerine first class'ı tercih ediyormuş. Bu cümleden şunu anlamamak mümkün mü: First class'ta uçan yolcu sayısı arttıkça üzülün, ekonomi daha da kötüye gidiyor demektir...

Siz çıtanızı şehirlerarası otobüs yolculuğuna göre belirlerseniz, elbette dünyayı anlayamazsınız...

Gündelik hayattaki kimi ayrıntılar, gözardı edilen, 'kim ilgilenir ki' diye marjinalize edilen, 'lüks' denilerek 'halktan kopuk' yaftası yapıştırılarak halkın ilgisini çekmeyeceği düşünülen konuların içinde aslında okumayı bilene ne çok sosyo-ekonomik bilgi var...

Petrus satışları mı düştü bir ülkede? Korkun, o ülkede işler kötü gidiyor demektir.

Bunu bizzat yaşadım ben. New York'ta kriz patladığında bir anda insanlar pahalı restoranlara gitmekten kıstılar, seçilen şaraplar ucuza döndü.
Prada, İstanbul'a mağaza açmaktan var mı geçiyor? Pahalı bir otel İstanbul şubesini kapatıyor mu? Harvey Nichols'da Balenciaga indirime mi girdi?
Tam da bunlar halkın geleceğini de yönetiyor... Özel uçağıyla uçamayan patron, ekonomik olarak tedbir alıyor demektir. Bu, çalışanlarında da kesintiye gideceği anlamına gelir... Sonuçta kapitalizmde birey dolaylı yoldan hepsiyle ilgilenir...

Kısacası bırak patronun özel uçakta uçsun, yeter ki senin işine bir şey olmasın!

Pazar günkü Uğur Cebeci'nin yazısında tek eleştirdiğim nokta şu: Yemekleri anlatırken 'Diğer çeşitleri geçelim, bu krizde bu detaylara çok girmek hoş değil tabii' cümlesini eklemiş.

Sevgili Cebeci, neden?

Neden 'Başkaları ne der' korkusuyla kalemimizi korkak alıştıralım ki! Mesela ben bütün yazıda mönüde ıstakoz olup olmadığına dair bir bilgi aradım. Zira reklamlarda Kevin Costner'ın önüne harika bir ıstakoz bacağı gelmişti. THY'nin business class'ında bu kadar uçtum, bir kere bile ıstakoz görmedim...

İşte bu da tam Türk medyasında alıştırıldığımız 'ciddiyet baskısı'nın bilinçaltımıza işlemişliğinden kaynaklanıyor...

Çünkü ne olacak, ıstakoz yazarsak marjinalize edileceğiz, ortalama insanlar korosu tarafından yuhalanacağız...

Nasıl ki yıllardır Güneri Cıvaoğlu yapıştırılan 'ıstakoz yarıştırıyor' damgasından kurtulamadı... Duayen gazeteciyi bununla vurmaya çalışırlar...
Halbuki bilmezler ki Cıvaoğlu ıstakoz yarıştırdığı için (doğru olmasa bile) onun yönettiği gazetelerde insanlar her zaman ortalamanın kat be kat üstünde para kazandılar...

İşte bu da gündelik hayatta atlanan ayrıntıların karşılığı...

BERLINALE NOTLARI
Nihayet iki güzel film
Adını vermeyeceğim bir arkadaşım, burada bir akşam yemeğinde Berlinale'yi değerlendirirken festival başkanından konuyu açtı. Hemen atladım. 'Şahane bir adam, çok komik, çok eğlenceli' dedim. O bizzat da tanıyormuş, ben ise sadece sahnedeki birkaç konuşmasını gördüm.
Ben festival direktörünü överken, o yüzünü ekşitti. 'Evet çok komik, bir stand-up komedyeni gibi' dedi, 'Ama bir o kadar da zevksiz.'
2001'den beri Berlinale'nin direktörü Dieter Kosslick ama özel olarak bu sene seçilen filmlerin berbatlığı dilden dile dolaşıyor. Mesela geçen gün anlattığım 'Mammoth' filminin basın gösteriminde bütün gazeteciler saatlerce yuhalamışlar...

Bu makus talihim geçen gece Friedrichstadtpalast'ta bozuldu. Bence bu seneki Berlinale'nin en ilgi çekici filmiydi şimdi anlatacağım.
O kötü koltukların ve film izlemeye hiç elverişli olmayan salona gitmeye pek niyetim yoktu aslında. Ama kendimi zorladım ve 'Private Lives of Pippa Lee'nin gösterimine ulaşmayı becerdim. Gecikeceğimi düşünüyordum, gösterimi 15 dakika ileri atmışlar. Bu arada herkes sokakta bekliyordu, eksi 5 derece falan olmalıydı.


Neyse içeri gidince bulabildiğim en makul yeri seçtim, en kötü ihtimalle uyurum diye düşündüm. 23.30'da başladı 'Pippa Lee' ve bir kere bile gözümü kırpmadan sonuna kadar izledim. Kimi sahnelerde salon da benimle beraber koptu. Robin Wright Penn'in 'sinir krizinin eşiğinde bir kadını' canlandırdığı bu film, iyi kotarılamamış sonu dışında bir 'bağımsız' mücevher tadında. Alan Arkin, 'Gossip Girl'ün Serena'sı Blake Lively ve Keanu Reeves de var. Daha ne olsun!

İkinci film Colette'in meşhur romanından Stephen Fears (The Queen, My Beautiful Laundrette) uyarlaması 'Cheri.' Fransa'nın 'belle epoque' dönemini anlatan roman hiç sıkmadan izletiyor kendisini. Michelle Pfeiffer harika ama Kathy Bates perdede her göründüğünde kahkahalar inledi salonda.