AKŞAM GAZETESİ | Ahmet İnam | 2009-02-12

kategori2

Dayatılan

Mehmet-Elifciğim, bir entelektüel olarak kupkuru bir yaşam sürüyorsun. Okuldan eve, evden okula, kitaplar, kitaplar, kitaplar... Kuruyorsun güzel kardeşim, çık sokağa, kendini doğaya bırak, gürül gürül bir yaşamın olsun. Bu gençlik sana bir daha gelmez. Yeni bir BMW motosikletim var, atayım seni ardıma, vuralım kendimizi dağlara. Hayatın nasıl bir şey olduğunu gör.
Elif-Sen benim nasıl yaşadığımı nereden biliyorsun? Bana yaşamayı öğretmek kim sen kim! Bir zamanlar 'bisikletim var kendimi dağlara vuruyorum' derdin, şimdi paralandın herhalde. O alamete bindiğinde yaşayacağını sanıyorsun. Ne büyük bir eblehlik! Sen o kadar mutsuz, o kadar doyumsuzsun ki, mutsuzluğunu şeklen kapamaya çalışıyorsun: Dağlara tırmanıp, çöllerde yürümeye kalkıyorsun. Anandan, babandan kalan birkaç kuruşu böylece çarçur edip bitirmektesin. Yaşın kırka dayandı, hala doğru dürüst bir işin yok. Aklın sıra beni eleştirerek, etkileyeceksin. Ben sağlam bir yerdeyim. Çürüyen sensin. Kitaplarım, seyrettiğim filimler, gittiğim konserler, müzikle dolu odam, gitarım... Ne kadar mutluyum bir bilsen!
Mehmet- Hiç kimse tek başına mutlu olamaz sevgili Elif! Paylaşamadığın mutluluk, mutluluk değildir. Kendi etrafında bir koza örmüşsün, kimseyi almıyorsun içeri. Kaç yıllık arkadaşınım, bir gün olsun gitarını dinlemedim. Odanı hiç görmedim. Birkaç kez evine geldim. Salonunda, iğreti, tedirgin oturup çıkıp gittim. Sahi hiç dostun var mı senin Elif? Belki öğretmenlik yaptığın okuldan? Bu yaşadığın yalnızlığın bir gün seni delirteceğini düşünüyorum!
Elif-Elbet dostlarım var. Sırdaşlarım. Seninle paylaşmayı reddettiğim için, kimseyle birlikte varolmayı yaşayamayacağımı sanıyorsun. Senin anlayamadığın o kadar çok şey var ki... Nedir yaşamak? Sen bir yamaç paraşütüyle havalanmayı yaşama sanırsın. Karlı bir dağın dik bir yamacından aşağı kaymayı. Düşüncelerle de uçulur, onlarla da kayılır. Ölmüş insanlarla yaşam paylaşılabilir: Onların yazdıklarını, düşüncelerini yaşayarak... Beni mutlu kılan ince şeyler, senin yontulmamış ruhuna dokunamaz.
Mehmet-Ne kadar da incesin, Elif Hanım. İnce düşüncelerinizi, doğrusu oldukça ince bir dille anlatabiliyorsunuz: Ne mutlu size. Özür dilerim, dost acı söyler: Sen son derece kaba, yoz bir insansın. Yaşadığın tatsız tuzsuz yaşamı incelik tülü altında saklıyorsun.
Elif-Boşuna uğraşma Mehmet, beni kızdıramayacaksın. Senin kabalığın şurada: Nasıl güzel yaşanacağını biliyorsun, yalnızca bilmiyorsun üstelik bir de dayatıyorsun! Dayatılan yaşam yaşamaya değmez.
Mehmet-Sen de incelik görüntüsü altında kendi yaşam anlayışını dayatıyorsun bana. Senin kabalığın da burada!
Elif- İkimiz de kabayız Mehmet. Kabul et! Birlikte varolmayı başaramayız artık.
Mehmet-İkide bir 'birlikte varolma' deyip duruyorsun? Çıkar baklayı ağzından ne demek o?
Elif-Sen ne dedin biraz önce, üleşilmeyen yaşam yaşamaya değmez.
Mehmet-Tam öyle demedim ya, hadi, neyse!
Elif-Dayatışmanın olmadığı dayanışmayla yaşanan yaşam, birlikte varolunan yaşamdır.
Mehmet- 'Dayatışma' diye bir sözcük yok dilimizde. Sen de Ahmet Hoca'dan öğrendin bu uydurukçuluğu galiba.
Elif-Anlasana, karşılıklı dayatma demek. Dayatışmasız dayanışma! Anladın mı?
Mehmet-Şimdi tuzağa düştün, sevgili Elif! Yaktım çıranı! Bu sloganlaştırmaya çalıştığın düşünceni bana dayatmaya çalışıyorsun. Artık bundan sonra aramızda dayatma olmayacak dayatması! Ahmet Hoca, bir gün bana bunun dayatma paradoksu olduğunu söylemişti...
Elif-'Söylemişti' değil de 'dayatmıştı' demek istedin herhalde.
Mehmet- Yoksa bana ne söyleyeceğimi mi dayatıyorsun?
Elif-Ne komik konuşuyoruz değil mi? Dayatma nerede, nasıl başlar, pek bilmiyoruz. Benim hangi sözüm sana bir dayatma gibi gelir, bilmiyorum. Dayatmadan yaşamak olanaklı değil herhalde!
Mehmet-İkna diye bir şey var.
Elif-Kandırma demek istiyorsun herhalde!
Mehmet-Elifciğim, izninle sana bir şey dayatabilir miyim? Birlikte yemek yesek, çok güzel bir yer biliyorum.
Elif-Bu dayatmanı kabul etmezdim ama neyse ki karnım çok aç, hadi gidelim.