AKŞAM GAZETESİ | Ali Saydam | 2009-02-12

kategori2

Bazen hem sakalı hem bıyığı kesmek gerekir

Bir iddia daha kaybettim... Genelde şans faktörünün egemen olduğu iddiaları pek kazanamam zaten. Bilgiye, analize dayalı olanlarda biraz daha iyiyimdir... Bu seferki yine ikinci türdendi. AK Parti Başkanı R. Tayyip Erdoğan’ın Melih Gökçek’i Ankara’dan yine aday göstereceğine pek ihtimal vermiyordum... Eşim ve ben bu görüşteydik. Özlem (Habertürk’ten eski partner’im), Aslı (Asistanım) ve Ülkü (Kesişim Yayıncılık’ta ortağım) Tayyip Bey’in bu kadar uzatacağını bile düşünmüyorlardı... Bu cuma sinema + yemek muhabbetinde borcumuzu efendi gibi öderiz...

Akıllanacağım yok... Hâlâ Tayyip Bey’in kısa vadeli siyasi çıkar oyunlarını bir kenara bırakıp, milleti Melih Gökçek tasallutundan kurtaracağını düşünüyormuşum, demek ki...

İktidardaki gücüne inanmazsan güç kaybedersin. Bu kadar fark attığı CHP’yi ve onun lideri Deniz Baykal’ı muhatap almasının (Lider ‘takipçi’yi görmezden gelir), partinin Kılıçdaroğlu provokasyonu karşısında savunmaya geçmesine izin vermesinin, kızıp sinirlenip kontrolü kaybetmesinin, seçilmiş davranış sergilemeyi bir kenara bırakmasının ne kadar yanlış olduğunu, yıllardır anlatıp duruyoruz... Başbakan bu eleştiri ve önermeler yerine, çevresindeki “Yes-man”lerin mültefit tespitlerine kulak vermeyi tercih ediyor olmalı ki, durduk yerde bana iddia kaybettirdi...

Melih Gökçek’in tavır ve yaklaşımlarını onaylamadığını herkes biliyor. Peki, bu ‘herkes’, Başbakan’ın Gökçek’i aday yapmasını nasıl yorumlayacak: “Başka partiye gidip oyları böler diye korktular”, “Aday yapmazsak CHP ve Kılıçdaroğlu puan alır, diye düşündüler”, “Medya ne diyorsa tersini yapalım, iyi oluyor”...

Bir tek bu sonuncusunda bir miktar haklı olabilirler (!)...

Melih Gökçek’in Başbakan’ı “Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” durumuna soktuğu tespiti doğrudur. Yalnız böyle durumlarda “Oyun kuramı” ilkesi diyor ki: Kaybedeceğini anladığın anda oyunun kuralını değiştir!...

Örneğin Başbakan hem sakalı hem bıyığı kesip atabilirdi ve ikisinden birine tükürmek zorunda kalmazdı...

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

Geçmişi satar geleceği satın alırız

HER yılbaşı medya aynı şeyi yapar. 2008’in “Olayları!”, “En’leri!”, “Kime göre önem sırası ne olmuş!” vb...

Oysa günümüz insanı, kapitalizm ve liberalizmin geldiği noktada çok basit bir deyişle “geçmişi satıyor, geleceği satın alıyor”...

Medya yılbaşlarında ‘gelecek tasarımı’ adına durmadan falcıları ekrana ve/veya sayfalarına taşır... Burçlar... Yıldız haritaları... Abuk sabuk tahminler... Bir araştırmacı gazeteci de çıkıp şunların son on yıldaki kehanetlerinden hangilerinin çıktığına bir baksa... Bir de mesela, şu her şeyi bilen falcı makulesinin neden kendilerine bir hayırları dokunamadığını, neden zenginlik içinde yüzemediklerini araştırsa...

İki gündür medyada bu can sıkıcı yaklaşım.

“2008’de sizce en önemli sanat, siyaset, spor, eğitim, kültür, yatırım, reklamcılık, halkla ilişkiler, mühendislik, mimarlık, iş adamlığı alanlarında olaylar hangileriydi?” Huysuz Virjin’in deyişiyle, “Allah sizi bildiği gibi yapsın...”

Geçmiş ancak geleceğe ışık tutmak için irdelenmeli. Uyuz kaşımak için değil.

Geleceği görmek ise stratejik derinlik, sezgi ve sağlam bir dünya görüşü (Weltanschauung) gerektirir.

Benim 2009 kehanetim ne biliyor musunuz? Anlatayım: Hani Sartre’a göre ‘insan yarı suçlu yarı kurban’dı ya... İşte 2009’da bu denge ‘suçlu’dan yana bozulacak. Bundan böyle, bir sonraki ‘yüksek konjonktüre’ kadar kimse topu (suçu) başkalarına ya da içinde bulunduğu koşullara atamayacak; herkes kendi gelecek tasarımından daha çok kendisi sorumlu olacak... “Almanya yenildi biz de yenilmiş sayıldık!” durumları bundan böyle uzun süre yemez. Herkes hesabını ona göre yapsın...

Nasıl kehanet ama?..

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

Sürat felakettir

YILIN son günlerinde veya yeni yılın ilk günlerinde arkadaşlarla bir araya geliriz. Geçmiş yıl için koyduğumuz hedefleri ne kadar yakalamışız; gelecek yıl için hangi bireysel hedefleri koyuyoruz, ona bakarız... Bir nevi, “İnsan bir gemi, fikri yelkeni aklı dümeni, kullan gemini göreyim seni” muhasebesi yani...

Ben bu yıl hedeflerimin hiçbirini tutturamamışım... Örnek: İkinci kitap bitmemiş; 12 kilo verecekmişiz, verememişiz; “Algılama Yönetimi”nin Almancası basılmış ve İngilizce çevirisine başlanmış olacakmış, olmamış; Makalelerden oluşacak üçüncü kitabın kaba kurgusu bitecekmiş, tık yok...

Hedef olarak koymadığım ancak belki de iletişim tarihine geçecek kadar başarılı işler kotarmışız... Ondan hiç söz eden yok. Örneğin Bersay İletişim Enstitüsü kurulmuş. Türkiye’nin en büyük ustaları Enstitü’de ders vermeye başlamış. İletişim öğrencilerine yüksek lisans bursu verecek ‘kâr amacı gütmeyen’ bir yapı inşa edilmiş... Arkadaşlar toplantımızda gündeme dahi getirmediler. “Hedeflerine koysaydın” dediler “Takdir ediyoruz, ancak yıllık performans puanını fazla yükseltmez”...

Diğer iki arkadaşımızın durumu da benden iyi değildi. Sadece üçüncü arkadaşımız bütün hedeflerine ulaşmış: Yüksek lisans diplomasını duvara asmak, İngilizce’yi ortanın üstüne getirmek; otomobil almak, ailesiyle ilişkisini daha esenlikli bir noktaya taşımak vb...

Bunları belki işinize yarar diye yazdım... Bir deneyin... Ayda bir dönüp listeye göz atın. Yılsonunda da muhasebe yapın... Önce kendi kendinizle...

Benim gelecek yıl için hedeflerim mi? Müthiş hırs yaptım... Acayip hedeflerim var... Ama bu kez hepsini tutturacağım... Nasıl mı? Osman Müftüoğlu’nun dediğini yapıp, “Tempoyu düşürüp, yavaşlayarak!...”

Hiç ‘yavaşlamayı’ denediniz mi?