CHP'nin geçtiğimiz günlerdeki hayli seçim popülizmi kokan çarşaf ve Kuran kursu açılımı ve buna Başbakan'ın savcılara 'ihbar' boyutuna varan tepkisi devlet ve din ilişkileri ile laiklik konusunu tekrar ülke gündemine taşıdı.
Tarihsel süreçte din ve devlet ilişkilerinin gelişimi konusunda Batı ülkeleri iki gruba ayrılıyor. İngiltere ve Kuzey Avrupa ülkeleri gibi ilk grupta din kurumu yani kilise, mo- dernleşme sürecinde devlet yönetimi ile ilişkisini 'evrimsel' bir süreçle yavaş yavaş sonlandırıyor. Bu nedenle devletin din kurumunu hukuksal araçlarla 'törpülemesine' gerek kalmıyor. Fransa gibi ikinci gruptaki ülkelerde ise din kurumu kendi rızası ile devlet yönetiminden elini eteğini çekmiyor. Bu nedenle 'laiklik' diye bir hukuksal araç ihdas edilerek, devletin dini 'zapt-ü rapt' altında tutması sağlanıyor. Fransız Devrimi'nin hemen sonrasında tüm kiliselerin kapatılması ve ibadetin yasaklanması bunun en uç örneği. Bunun arka planında yatan temel etken, devrimcilerin o dönemde Fransa'nın ağır toplumsal sorunlarının nedenini feodalite dışında, köhneleşmiş ve gelişmelere ayak uyduramayan din kurumunda da görmeleri. Üstelik kili-senin devlet yönetiminde çok fazla söz sahibi olması. Atatürk ve arkadaşlarının özellikle laiklik konusunda niçin Fransa'yı örnek aldıkları sanırım bu analizle daha kolay anlaşılır.
Din ve devlet ilişkilerinde 'devrimsel' bir yol izleyen bu tür ülkelerde 'laiklik' denen hukuksal araç ideal noktaya üç aşamada ulaşır:
İlk aşamada, laikliğin temel misyonu dine -gerektiğinde yasaklayarak- gözdağı vermek ve sindirmek. Bu aşama Devrim'in hemen sonrasında 3-5 yıl kadar kısa sürüyor.
İkinci aşamada, laikliğin temel fonksi-yonu dini -gerektiğinde dönüştürerek- ılımlılaştırmak ve devletin konrolünde bir din yorumu geliştirmek. Böylece dinin devlet için bir tehdit oluşturmasını kökten önlemek. Bunun için ise sadece dinsel konularda faaliyet gösterecek uzmanlaşmış bir devlet kurumuna ihtiyaç duyuluyor. Bizdeki Diyanet İşleri Başkanlığı gibi. Aslında bu bir tür geçiş aşaması. Fransa'da yaklaşık yüz yıl sürmüş.
Son aşamada ise devlet ile din kurumu birbirinden tamamen ayrılıyor. Herkes kendi yoluna gidiyor. Biri diğerine karışmıyor. Devletin dinsel işlere bakan kurumu lağvediliyor. Laiklik bütünüyle 'devletin dinsel yönden tarafsızlığı' boyutuna indirgeni-yor. İkinci aşamadan bu aşamaya geçiş için temel şart, din kurumunun artık hiçbir şekilde devlet için bir tehlike olmadığının ve olmayacağının net biçimde anlaşılması. Bu temel şartın günümüzde Türkiye açısından sağlanmış olduğunda kamuoyu ikna olmuş değil. İyiniyetli de olsalar, din kurumu adına hareket ettiği izlenimi veren birtakım cemaatlerin yarattığı imaj çoğu insanı ürkütüyor. Bu nedenle, henüz ikinci aşamada, yani geçiş döneminde bulunan Türkiye'nin artık son aşamaya geçmesi gerektiğini savunmak oldukça naif bir yaklaşım. Yerine ne konulacağı enine boyuna düşünülmeden, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kaldırılacağına yönelik siyasi söylemler son derece ütopik. Olsa olsa bu kurumun siyasi etkilerden arındırılarak özerkleşmesi hususu tartışılabilir.
Realist olmak gerekirse, ülkemizin din ve devlet ilişkilerinde 'olgunluk çağı'na terfi etmesi için maalesef henüz erken görünü-yor. Ne diyelim, 'geç olsun da güç olmasın'.
(NOT: Din eğitiminin anayasal boyutuyla bu konuya gelecek yazımda devam edeceğim.)