Tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. Geçtiğimiz günlerde medyaya dökülen bir haber çok ilginç. Rusya Çin'den 25 milyar dolar borç almış. Bunun karşılığında da 20 yıl boyunca Doğu Sibirya'da yeni açılacak petrol kuyularından ileride çekilecek belli bir miktar petrolle geri ödemeyi kabul etmiş.
Anlaşmanın Rusya tarafındaki imzalayıcısının biri 10 milyar dolar alan Transneft adlı Rusya'nın petrol nakliye yani pipeline monopolü, diğeri ise 15 milyar dolar alan Rusya'nın petrol monopolü firması Rosneft. Bu firmalar devlete ait. Rusya ise Çin'e 20 yıl boyunca günde 300.000 varil petrol verecek. Bu anlaşma ile Rusya kriz ortamındaki kredi sorununu aşmak için bir adım atarken, Çin de dünyanın en büyük ikinci petrol ithalatçısı olarak 20 yıl için garantili arz sağlamış olacak. Çin hududuna petrol taşımak için ise 600 milyon dolarlık bir ek pipeline hattı Ruslar tarafından yapılacak.
Ortada yeni bir dünya ve yeni işbirlikleri veya fırsatlar var. Kriz nelere kadir.
Mao'dan bu yana Çin ve Rusya arasındaki en büyük anlaşma bu! Rusya'nın potansiyeli ile Çin'in tasarrufu takas ediliyor!
Çin ve Rusya nasıl birbirlerine muhtaç olduklarını anlamışsa, Türkiye de artık dışa çok açık bir ülke olarak dışa bağımlılığını anlamak ve ona göre davranmak zorundadır. Mesela IMF anlaşması konusunda daha uyumlu olmamız gerekiyor. Mesela tasarruf kavramına saygılı olmamız gerekiyor.
Ulusalcı vatandaşlarımız ne kadar sağa sola posta atsalar da, kabul etmeleri gereken, dışa bağımlılığımızdır. Türkiye dış talebe ve dış tasarrufa, yani finansmana önemli ölçüde bağımlı bir ülkedir.
Dış talebe bağımlıdır, çünkü 130 milyar dolara kadar çıkardığımız ihracat ile dış alemde bizim mallarımıza olan ve şimdi çok zayıf olan talebe endekslidir.
Diğer taraftan petrol fiyatlarında, gıda ve emtia fiyatlarında olan uluslararası düşüşün getirdiği fiyat kökenli tasarruf ve kendi iç büyümemizde gerçekleşen yavaşlama nedeni ile de ithalat miktarında azalma da dış ticaret açığımızı ve cari dengeyi önemli ölçüde azaltmaktadır.
Bu iki tezi bir araya koyduğumuz zaman Türkiye'nin 2009 boyunca durgunluk yaşaması ve istihdamda düşüş ve işsizlikte artış, beklenilmesi gereken olgulardır. Nitekim hem durgunluk hem de işsizlik artışı gerçekleşmektedir.
Türkiye dış talepte artışı ancak Avrupa düzeldiği zaman yaşayacaktır. Avrupa da, büyük çapta ABD ekonomisine endekslidir. Bu nedenle biz de ABD ekonomisine endeksli sayılırız.
ABD ekonomisinin ve de AB ve Avrupa genelinin 2008 son çeyreğindeki çöküşten sonra, 2009 ilk iki çeyreğinde de durgunluk yaşayacağı ortada.
Bu durum ABD Merkez Bankası'nın şubat başında açıklanan resmi gelecek tahminlerinde de ortaya çıkıyor. ABD için beklentiler, düşüşün 2009 ikinci yarısında duracağı ve hafifçe büyüme geleceğidir. ABD bugün eldeki verilerle 2010 ilk çeyreğinde güçlü pozitif büyüme yakalama şansına sahiptir.
Son haftada gelen Avrupa haberlerinde de Almanya'nın 2009 ilk çeyreğinden sonra yeniden, küçük de olsa, pozitif büyümeye doğru gideceği anlaşılmaktadır.
Bu nedenle 2009 yılının ilk iki çeyreği sonrasında dünya daha pozitif bir trende girme şansına sahiptir. Bu da 2009 sorunlu geçse de 2010 yılına girilirken Türkiye de, seçimleri geride bırakmış bir ülke olarak daha iyi bir performans sergileyebilir anlamına geliyor.
Tabii yaptığımız varsayım içerideki siyasi ve sosyal kavgaların duracağıdır. Bu kavgaların ülkemize faturası en az dış alemden ithal ekonomik sorunlar kadardır. Erken seçim olmayacağı varsayımını da yapıyoruz.
Artık dünya geneline endeksli ve bağımlı bir ekonomi olduğumuzu anlayıp ona göre davransak bizim için daha iyi olur!
Rusya bile uyumlu davranmak zorunda kaldığına göre, biz de biraz daha az 'posta atan' bir ekonomi ve toplum olsak daha iyi olur.
Orta vadede ise daha çok tasarruf yapan bir ülke olmak zorundayız!