AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-02-23

kategori2

Bir Nazi'yi sevmek mümkün mü?

Bu yılın Oscar adayları arasında yer alan 'The Reader / Okuyucu' filmi Avrupalı seyirci ve basınla ilk kez Berlinale'de buluştu. Bernhard Schlink'in Alman okullarında zorunlu okuma kapsamına alınan aynı adlı romanı Türkiye'de de çok beğenilmiş, çok okunmuştu. Film, Oscar yarışına dahil olsun diye Amerika'da sınırlı sayıda perdede geçen aralık ayında görücüye çıktı.

Oscar ödülünü alır mı, tartışmalı. Zira 'The Reader'a karşı reaksiyonlar epey farklı. Mesela ünlü yönetmen Tony Scott artık bir Holocaust filmi daha izlemek istemediğini söyledi geçenlerde bir söyleşide. Böyle düşünen Amerikalılar'ın sayısı da hiç az değil.
Yönetmen Stephen Daldry, Berlinale'deki basın toplantısında filminin bir Yahudi Soykırımı filmi olmadığını özellikle vurguladı.
New York Times'dan Manohla Dargis ise filmi yerden yere vurdu. Bir Nazi'yi sempatik göstermek için bahane olarak yorumladı, Avrupalılar'ın suçluluk duygusunu örtme çabasının bir devamı diye de romanı yerle bir etti.
Schlink'in kitabını Türkçe tercümesinden yıllar önce okumuştum. Doğrusu Dargis'in eleştirisine kadar bana batmamıştı bu tarafı, ama buna rağmen pek çok kişi gibi 'Okuyucu'nun 20. yüzyılın en önemli romanlarından biri olduğunu düşünüyorum.
Ancak tabii her zaman olduğu gibi bir romanın sinemaya uyarlanması içeriğinin geniş kitlelerce tartışılacağı anlamına da geliyor. 'Okuyucu'nun da başına gelen aynı şey şimdi ve Schlink'in yayımlanmasından yıllar sonra bugünün algısıyla yargılanıyor.
Kısaca özetlemek gerekirse 15 yaşındaki bir genç çocukla, kendisinden epey yaşça büyük bir kadının arasındaki bir 'yaz aşkı'nı anlatıyor. Kadının daha sonra bir Nazi kampında görevli olduğunu öğreniyoruz. Yanmakta olan bir binanın kapısını açmayıp içeridekilerin ölmesine sebebiyet vermekten yargılanıyor.
Bu filmde Kate Winslet'in oynadığı Hannah'nın sırlarından biri. Ama asıl bir başka sırrı var, onu da kitabın/filmin sürprizini kaçırmamak için söylemeyeyim. Bilen biliyor zaten ama ilk kez bu öyküyle tanışacaklar için çarpıcı bir sürpriz.
Aslında Schlink'in kurduğu hikayede bu bahsettiğim 'sürpriz' de, kadının Nazi çıkması da romanın asıl anlatmak istediğinin yan unsurları sadece.
'Okuyucu' Amerikalı bir başka film eleştirmeni Roger Ebert'ın da dediği gibi 'utanç' üzerine bir film. Alman toplumunda, Yahudi soykırımı yaşanırken sesini çıkarmayanların, daha sonra yargılamada Michael Berg karakterinin konuşması gerekirken sessiz kalmasının, Hannah'nın sakladığı sırdan utanması ve bundan bahsetmemesi...
Kısacası insanın utanmasını sorguluyor. Sahiden, Almanya'da Nazi iktidarı seçimle iktidara gelmedi mi? Yahudilere soykırım uygulanırken pek çok Alman sessiz kalmadı mı? İşte bu sessizliğin karşılığı da Michael Berg'in aşk yaşadığı eski Nazi Hannah'la ilgili bildiği çok önemli bir şeyi söylememesinde vücut buluyor.
Berlinale'deki basın toplantısına 'The Reader' filmi tam kadro katılmıştı. Yönetmen Stephen Daldry, başroldeki Kate Winslet, Ralph Fiennes, David Cross, senaryo yazarı David Hare ve romancı Bernhard Schlink. Yazarı, romanının uyarlamasına epey sıcak bakıyormuş.
Winslet'a yoğun ilginin yöneldiği bu basın toplantısında iki şeyin üzerinde duruldu. Canlandırdığı Hannah karakterinin 'insani' tarafı ve filmdeki seks sahneleri. Bu ikincisiyle ilgili olarak Amerikalı film eleştirmenleri arasında filmi 'Soft-porno çekmek için bahane' diye yorumlayanlar bile oldu.
Winslet, Hannah'nın 'insancıl' yansıtılmaması ama aynı zamanda bir 'insan' olduğunun unutulmaması gerektiğini, o yönde canlandırmaya çalıştığını anlattı. Bir anlamda 'sevilebilir Nazi' eleştirilerine de yanıt vermiş oldu.
Çıplaklık sahneleriyle ilgili kendisinin de, David Cross'un da 'ne yaptığını' bildiğini söyledi.
Oscar'la ilgili bir soruya moderatör müdahale etti ve 'Burası Berlin Film Festivalini konuşacağımız bir toplantı, Oscar'ları değil' dedi.
Sonuç itibarıyla 'The Reader' Amerika'daki tartışmalardan bağımsız bir şekilde olumlu tepkiler aldı izleyenlerden...
Utanç meselesine, Almanlar'ın geçmişindeki sessizliğine, şimdi vicdanlarını temizleme girişimlerine gelince... Er ya da geç bir milletin kendi suçluluk duygusuyla yüzleşmesinin önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Kendi utancından kurtulma becerisini gösterebilme özelliğini Türkler'in ne zaman kazanacağını da merak ediyorum.

Kitabı okuyanlara özel!
Romanda atlamışım, filmde Nazi kampından sağ kurtulan birini canlandıran Lena Olin'in ağzından duyduğum bir cümle kafamda yankılanıyor...
Utancının faturasını ödemek için New York'a, kampta küçük bir kız olan bu kadının evine giden Michael Berg 'kefaret' dileniyor.
Kadın ona yardımcı olamayacağını, affedilmek için geldiyse çarenin burada olmadığını söylüyor ve şu cümle ağzından çıkıyor.
'Doğrusunu söylemek gerekirse okuma-yazma bilmemek pek de bir Yahudi sorunu değil.'
'Okuyucu'yu okuyanlar bunun romandaki utanılan temalardan birine nasıl temas ettiğini de fark etmiştir elbette.