AKŞAM | CUMARTESI | 07 MART 2009, CUMARTESİ
Oyuncu Yasemin Alkaya'nın yönettiği 'Yaşam Arsızı' adlı belgesel, bu hafta gösterimde. Alkaya, 'Yaşam Arsızı'nda çocukluk arkadaşı Elif Çağlayan'ın hayat hikayesi ekseninde Türkiye'de kadın olmayı ve aynı noktadan yola çıkan iki insanın yaşamın içinde nasıl farklı yönlere gidebileceğini anlatıyor.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP)'nın 2007-2008 raporuna göre Türkiye, kadın-erkek eşitliği açısından diğer dünya ülkeleri arasında 112. sırada yer alıyor. Bu ülkede yaşayan kadınlar, aynı işi yaptıkları erkeklere kıyasla yüzde 40 oranında daha az para kazanıyor ve en az üçte biri aile içi fiziksel şiddete maruz kalıyor. 
Yarın kadınların yaşam şartlarında bir değişiklik yaratması umuduyla etkinlikler düzenleyerek seslerini duyurmaya çalıştıkları Dünya Kadınlar Günü... Ancak bu rakamlar, Türkiye'de yaşayan kadınların durumunun düzelmesi için, bir tek güne sığdırılan bu etkinliklerin yeterli olmadığının en önemli göstergesi.
Bu hafta gösterime giren 'Yaşam Arsızı' adlı belgesel bu anlamda önemli bir misyon yükleniyor. Çünkü bu belgesel bir yandan anlattığı hikayeyle aynı durumda olan kadınlara güçlü olmak gerektiğini anlatırken diğer yandan da biletlerden gelecek her 1 TL'yi insani haklardan yoksun kadınlara aktararak onlara destek olma amacını taşıyor. Oyuncu Yasemin Alkaya, yönetmenliğini yaptığı ikinci filmi 'Yaşam Arsızı'nda 16 yaşında ailesiyle birlikte geçirdiği trafik kazasıyla hayatı tamamen yön değiştiren Elif Çağlayan'ın bu topraklar için çok da yabancı sayılmayan öyküsünü anlatıyor. Yasemin Alkaya ve Elif Çağlayan'la yaşam arsızlığını, Türkiye'de kadın olmayı ve bu ilginç filmi konuştuk.
YAŞAM ARSIZI OLMAK BENİ ÇOK YORDU
Bu belgesele hikaye olan hayatınızı bir de sizden dinleyebilir miyiz?
Elif Çağlayan.: Üç kardeşiz. Ben 16 yaşındayken ailece bir trafik kazası geçirdik. Kazada anne ve babamızı kaybettik. İki kız kardeşim zaman içinde yaşadıklarının etkisiyle şizofren oldu. Ama her şeye rağmen bir arada yaşamaya çalışıyorduk. Sonra yanlış bir evlilik yaptım ve iki çocuğum oldu. Bir arada yaşamak çok zorlaşmıştı. Çocuklarım ve kardeşlerim arasında bir seçim yapmam gerekti. Çocuklarımı seçip büyüttüm. Kardeşlerimi de sokaklara attım... Böyle bir caniyim yani... Bütün hikaye budur aslında. Ayrıntıda yaşanan acılar kalıyor.
Yasemin Alkaya.: Sen kardeşlerini sokağa atmadın. Onları akrabalarına gönderdin, onlar sokağa attılar. Sen tabii böyle hissediyorsun ama doğru olan bu...
E.Ç.: O dönemde onlara sahip çıkmamak, onların dışarıda olduğunu tahmin edip bir şey yapmamak bana göre sokağa atmaktır. Arsızlığım da oradan geliyor zaten. Ben arsızım. Bütün yaptığım şeylere rağmen yaşamımı her türlü sürdürdüm. Ama bir şey söyleyeyim mi arsız yaşamak beni çok yordu.
Y.A: Elif'in bu kadar acıya rağmen hayatın içinde ayakta durabilmesi müthiş. Kendini çok net anlatan acımasızca yargılayabilen biri... Onun gibi birini hiç tanımadım. O yüzden insanların onun gerçek halini bilmelerini çok istiyorum.
Çocukluk arkadaşınızın yaşamını filmleştirme fikri nasıl ortaya çıktı peki?
Y.A: Kazanın ardından ufak ufak haberlerini alıyordum Elif'in ama bir süre sonra koptuk. 1996 yılında gazetede benim resmimi görüp çocuklarına arkadaşı olduğumu söylemiş, onlar da tanışmak istemişler. Yollarımız böylece bir kez daha kesişti. Elif, o zaman hala evliydi ve çocuklar küçüktü. Belgeseli çekmeye 4-5 yıl önce bir kez daha karşılaşınca karar verdim. Çünkü boşanmıştı, onun ve çocukların hayat koşulları zorlaşmıştı, kardeşleri de hastaydı. Hikayeyi filmleştirmek istememin nedeni insanların ona ne kadar yargılayıcı davrandıklarını göstermekti. 'Aslında gerçek Elif bu. Görmeniz gerekiyor' diye yola çıktım ve sanırım başardım artık filmi seyreden hiç kimse Elif'i yargılamıyor.
Yaşadıklarınızın tüm açıklığıyla pek çok insanla buluşacak olması sizi tedirgin etmedi mi peki?
E.Ç: Hayatımda gizli saklı hiçbir şey yok. Özel hayatımla ilgili konuları rahatça konuşabilirim. Hayata karşı geleneksel bir bakış açısına sahip değilim. Hikayemin anlatılması bu yüzden sorun teşkil etmiyor. Çocuklarım da o anlamda diğer çocuklardan farklıdır.
Filmi seyrettiğiniz zaman ne hissetiniz?
E.Ç: Yasemin'in gözüyle kendimi gördüm. Birinin de bana 'Ya bu insanmış aslında' diye bakması çok sevindirdi beni. Bu film ses getirirse ve bir şeyleri çözme yolunda bir adım olursa mutlu olurum.
n Peki, insanların bu kadar ilgi göstermesi bekliyor muydunuz hikayenize?
Y.A: Filme bu kadar çok ilgi göstermelerine şaşırdım ama çok sevindim.
E.Ç: Mucize gibi... Ben zaten şaşkınım.
Türkiye'de kadın olmaktan çok insan olmak zor
Elif Çağlayan.: Türkiye'de kadın olmak zor ama yaşamak daha zor. Anlatacağınız her hikaye, her acı bir diğerinin yanında uyduruk kalıyor. Bu ülkede yaşayan çoğu anne kocası olsa da olmasa da çocuğunu yalnız büyütüyor. Üstüne üstlük koca baskısı, dayağı ve parasızlığı da çekiyorlar. Benim de en büyük sorunlarımdan biri paraydı ama en azından bu baskıları yaşamadım. Yine de çok zorlandım ve kimseden yardım görmedim. Belki bu filmde benim yaşadıklarımı görenler bir şeyleri değiştirmeye karar verir. Benim hikayem bitti ama bu ülkede çok ağır acılar yaşayan kadınlar, yakından tanık olduğum trajik hikayeler var. Onların yanında benimki hiçbir şey.
Pavyonda çalışmak zorunda olduğunuz dönemde karşılaştığınız hikayeler mi bunlar?
E.Ç.: Evet. Her insan kaliteli bir hayatı ve çocukları varsa çok onurlu bir anne olmayı istiyor. Ama bu fırsatı bu ülkede devletten bulamadığınız gibi bireysel dediğiniz akrabalık ilişkilerinizden de bulamıyorsunuz. Oradaki kadınların hayatları çok zor. Benim bir alt yapım, birikimim vardı. Bu yüzden de hayata sağlam bir yerden bakıyordum Eninde sonunda bir emekçi olduğumu biliyordum. O noktadan bakınca kendinize olan saygınızı yitirmiyorsunuz ama onlar yitiriyorlar. Toplumdan dışlanıyorlar.
Peki, bir kadın olarak boyun eğmemek, güçlü olmak hayatınızı zorlaştırdı mı?
E.Ç.: Zorlaştırdı ama çok yaşanır hale getirdi. Başka türlüsü olamaz. Ben yaşadığım en kötü, en ağır koşulda bile hep kendimdim. Bu insanı ayakta tutan bir şey.