AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-03-10
Erdal Şafak, Sabah gazetesinin genel yayın yönetmeni oldu. Hayırlı olsun. Yıllardır medyada olmasına rağmen pek kimsenin yakından tanımadığı, içine kapanık bir figür. Neyse ki kendi iç dünyasını gazetesinin pazar ekine açmış ve ilk defa hakkında bir şeyler öğrenme fırsatımız oldu. Bana kalırsa gayet açık, adeta bir başka gazetede yayımlanacakmış gibi objektif bir şekilde yapılan başarılı bir söyleşi olmuş. Üstelik Sabah'a dair yaygın endişeler dile getirilmiş, en yetkin isim de yanıt vermiş. Hoşuma gitti.
Ancak söyleşiye eşlik eden fotoğraflar, eminim pek çok okurun daha çok dikkatini çekmiştir.
Görmeyenlere özetlemeye çalışayım: Şafak evinde son derece sıradan, gündelik bir fotoğrafla poz vermiş. Üzerinde uzun kollu bir Lacoste t-shirt, kumaş bir pantolon, ayaklarında ise çorap var. Tam bir 'ev hali'nin yansıması. Köpekleri de ona eşlik ediyor.
İster istemez bu çorap dikkatimi çekti. Ev ayakkabısız dolaşılan bir ev değil belli ki. Küçük kullanılan ikinci bir karede, eşinin ayağında kırmızı bir ayakkabı ucundan da olsa görülüyor. Ya da eşi, fotoğraf için süslenmiş.
Ancak Erdal Şafak hiç mi hiç hazırlanmamış fotoğraf için. Belli ki bu bilinçli bir tercih. 'Altmetninde' ne yattığını düşünmeden edemedim.
Amaç eğer halka yakınlaşmaksa, bu çoraplı fotoğraf mı bunun sonucu emin değilim. Bildiğim kadarıyla halk ekranda, gazete sayfasında şık, bakımlı, güzel insanlar görmek ister. İletişim fakültelerinde estetik medyada gerekli bir unsur olarak derslerde anlatılır. Halkın içinden insanlar televizyona çıkacak, gazetelere poz verecek olsalar kendilerine bir çekidüzen verirler. Göstermelik de olsa 'ev ayakkabısı' ya da en azından 'terlik' giyilir.
'Yemekteyiz' programında da dikkatimi çekiyor. Çoğu zaman varoşlarda yaşayanlar bile evde çekim olduğu için ayakkabıyla dolaşıyorlar dairelerinde. 'Aman çıkartmayın' denir.
Bildiğim, kentli üst orta sınıf ailelerde de misafir ağırlanırken ayakkabı çıkarttırılmaz. Terlik yaygındır elbette, ama bir-iki sınıf üsttekiler en azından o dediğim ev ayakkabısını tercih ederler.
Her şey bir yana, Şafak'ın çoraplı fotoğrafı her şeyden önce estetik değil. Sabah'ın alıştığımız, bildiğimiz kimliğiyle de çelişmiyor mu: Nerede yükselen değerlerin gazetesi?
Hoyrat Batılı bir gözle örf ve adetlerimizi yargıladığım düşünülmesin. Bizzat Türk kentli kültürüne dayanarak bu eleştiriyi yapıyorum.
Bir gazetecinin toplumun önünde, topluma yön veren bir figür olması beklenmiyor mu? Bugüne kadar İslamcı gazeteciler dışında ilk defa bu kadar şıklıktan uzak, bu kadar estetikten yoksun bir yayın yönetmeni gördüm sanırım.
Hele hele görevi devraldığı Ergun Babahan -kahverengi tutkusu dışında- hakkında medyada 'Hep Calvin Klein giyer' diye efsane çıkmış bir isim...
Bu değişim manidar geldi bana.
Erdal Şafak yazıişleri deneyimi olan bir gazeteci. Bu pozları vermesinin illa bir sebebi vardır. Hangi fotoğrafın gazeteye konulup konulmayacağını iyi bilir.
Dahası, Fransız ekolünden gelen bir gazeteci olarak da buram buram 'şark' kokan bir imajla ilgisi yokmuş gibi görünüyor. Gecekonduda da oturmuyor, Bahçeşehir'de yaşıyor. Takımlı bir fotoğrafı da var, birkaç kere ekranda görmüştüm. Takım elbiseyi kimi İslamcı gazeteciler gibi sonradan öğrenmiş de değil; üzerinde sırıtmıyor, memur kıyafeti gibi de durmuyor.
Ama bu çoraplar?
Nedir bu çorapların sırrı?
Korkum şudur: Birileri varoştan daha varoş olmaya çabalıyorsa geriye gidiyoruz demektir.
Kötü yayıncılar iyi kitaplar
En sevdiğim şeylerden biri havaalanı kitapçılarından alışveriş yapmaktır. Valizim kitap dolu olduğu halde Londra'dan, New York'tan dönerken el çantamı da en az dört-beş kitapla doldururum.
Mark Haddon'ın 'The Curious Incident of the Dog in the Night-time' romanını da JFK'den aldığımı hatırlıyorum. Hakkında epey tantana kopmuştu, 'Bir ara okurum' düşüncesiyle attım sepete. Birkaç sene oldu...
Ancak okumaya başlayabildim; doğrusunu isterseniz çok da hoşuma gidiyor. Kitabı ilk heyecanla satın aldığımda, bu işleri dikkatle takip eden bir gazeteci arkadaşıma bahsetmiştim. O da bana kitabın çoktan Türkçe'ye çevrildiğini söylemişti. 'Ama tabii kayboldu' dedi...
Bu Türkçe'ye çevrilip kaybolan kaçıncı iyi roman acaba?
Batı'da çok ses getiren kitapları bazı Türk yayıncılar buluyor, hemen çevirtiyor ama ya yeterli tanıtamıyorlar ya da kitabın önemini kavrayamadıkları için arkasında durmuyorlar. Ve unutulup gidiyor...
Mesela Adam Thirlwell'in 'Politics' romanının akıbeti de böyle olmuştu. Yetkin olmayan, bilgisiz eller tarafından yayımlanınca son yılların en iddialı romanı Türk okurundan resmen gizlendi.
Ya da 'Temel Parçacıklar' adıyla filme alınan Michel Houellebecq'in İngilizce adı 'Atomised' olan romanı...
Hadi bir tane daha söyleyeyim: Nicole Krauss'un 'The History of Love' romanı.
Bütün bunlar Türkçe'ye çevrildi ama kimse fark etmedi, yayın-evleri de arkasında duramadı. Bana şöyle geliyor: Yayımladıkları kitabın ne kadar kıymetli olduğunu bilmiyorlar. Yerli sekreter romancısına bile daha çok değer veriyorlar.
Ancak tablo bu kadar umutsuz da değil.
Bir süre önce Siren Yayıncılık diye bir yayınevi dikkatimi çekti. Çok sevdiğim bir yazar olan Tom Perrotta'nın son romanını yayımlamışlardı: 'Yatak Odası Dersleri.' Kim olduklarnı bilmiyorum ama anladığım işini bilen, belli bir beğeniye sahip, belli bir çıtanın üstünde kültür birikimine sahip insanlar tarafından yönetilen bir yayınevi olduğu belli. Kitap tercihlerinde de, o kitabı sunumlarında da bu anlaşılıyor. Onarın ellerine sağlık. Diğerlerine yazıklar olsun.