AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-03-11

kategori2

OSCAR TÖRENiNiN ARTIK TADI YOK

Oray bana yine kızacak ama ben artık iyi film yapılmadığını ve Oscar ödül töreninin de eski heyecanının kalmamış olduğunu düşünüyorum...
Tabii ki 'Şu film şu açıdan iyi' denilebilir ama benim demek istediğim; sinemada artık ışıklar söndüğünde içimde kabaran o heyecanı artık yakalamıyorum.
Özetle demek istediğim şu: Bir 'Godfather'ı ilk kez New York'ta sinemada izlemeye gittiğimde ışıklar sönünce ve o yürek parçalayan müzik başladığında içimde kopan fırtınayı 'Slumdog Millionaire' adındaki filmi izlerken de hissedebilmem mümkün değil.
Bugün yine 'Acaba sorun bende mi yoksa objektif nedenler de var mı?' arayışında olacağız. Biliyorum son zamanlarda sayısı arttı bu tür yazılarımın. Ama bendeki arayışlar yoğunlaşmış durumda, ne yapayım...
Baştan söyleyeyim; bu bir 'film tarihi' çalışması değil. Her filmi her yönetmeni ele alıyor olmak iddiası yok bu yazının. Sadece 1970'li yıllarda o kadar fazla önemli film yapılmış olmasının ve daha sonra bu yılların sinemanın 'Altın Çağı' olarak nitelendirilmesine yol açan kültürel ve sosyolojik faktörleri kısaca ele almaya çalışacağım.
Bu yazı sadece çok daha kapsamlı ve uzun bir çalışmanın giriş bölümüne hazırlık olarak görülürse sevinirim.

Fransız 'New Wave'I

O dönemin başında Fransa ve İtalya'da alışıldık film dilinden sıkılmış, yeni film çekme yöntemlerini denemek ve yeni bir sinema dili oluşturmak isteyen insanlar ortaya çıkmıştı.
Bunlar hiçbir zaman organize bir şekilde çalışmadı. Sadece bazı isimler birbirlerine paralel çalışırlarken aynı film teknikleri ve diliyle deneyler yapmaya başladılar. Bu da ekolü oluşturdu. Jean Luc Godard, François Truffaut, Claude Chabrol ve Louis Malle'nin ortaya çıktığı ve 'şaheser' diye adlandırılabilecek filmler yapmaya başladıkları dönemdi o.
Bir de tabii ki yapılanları anlamlandırıp anlatmaya adanmış bir dergi de yayınlanmaya başladı o dönemde: Cahiers du Cinema. Yayınlandığı anda klasikleşen ve tarihe geçen bu dergi, sinemada 'Auteur teorisi' denilen film teorisinin savunucusu oldu. 'Auteur teorisi' film yönetmenine bir roman yazarı olarak bakılmasını ve ürününü roman eleştirisi tekniğiyle eleştirilmesi gerektiğini söyleyen bir film eleştirisi ekolüydü.

'New Wave' Amerika'da

Aynı zamanda Hollywood'un geleneksel olan sinema dilinden artık sıkılmış olan ve yeni bir dil yaratmak, yaratıcı olmak isteyen bazı gençler vardı New York'ta. Hepsi de şehrin 'Little İtaly' adlı bölümünün sokak kültürüyle yetişmiş olan bu gençler Harvey Keitel, Martin Scorsese, Robert de Niro ve Francis Ford Coppola adlarını taşıyorlardı.
Arayış içindeydiler ama ne aradıklarını da tam bilmiyorlardı. Bu arada şehrin etkili haftalık gazetesi olan 'Village Voice'ta yazmakta olan Andrew Sarris adlı eleştirmen, İngilizce'ye 'Author teorisi' olarak çevrilmiş olan 'Auteur teorisi'ni anlatmaya ve savunmaya başladı.
Bundan sonra gençlerin ilgisi 'New Wawe' sinemasının önemli filmlerine çevrilmişti. Onlardan yeni bir dil öğrendiler ve uygulamaya soktular. 1970'li yılların başında bir patlama yaşandı ve 'Mean Streets' ve 'Taxi Driver' (Scorsese iki filminde de Keitel ile Niro'yu oynatmıştı) gösterime girmişti. O iki filmin yarattığı dalgalanma sürerken birden 'Godfather' filmi geldi. 'Upper West Side'daki filmin ilk gösterildiği sinemadan çıktığımda gerçeğe dönebilmekte çok zorlandığımı hatırlıyorum. O gün bende bir sinema bağımlılığı başlamıştı.

Jules ve Jim'in önemi

Truffaut'un bu filmi, kullandığı teknik ve içeriği ile elbette hak ederek sinema tarihine geçmiştir ama filmin sinema tarihi açısından bir başka önemli yanı da vardı. Truffaut, çeşitli sinema dillerini ve kamera tekniklerini birbiri ardına kullanmıştır filmde. Bu açıdan 'Jules and Jim' bir anlamda sinema dili hakkında bir tür ansiklopedik bilgi kaynağı gibidir.
Filmin kameramanı Raoul Coutard kamerası ile 'Yeni dalga' filmciliğin yeni dilini arar gibidir. O kameraman daha sonra 'Yeni dalga' akımının bir başka büyük yönetmeni Jean Luc Godard ile de çalıştı. Bu bile filmde sadece direktörlere merkezi önem veren 'Auteur teorisi'nin yanlış olduğunu gösterecek önemde bir hatırlatmadır.

Kael-Sarris kavgası

O dönemde New Yorker dergisinin film eleştirmeni olan Pauline Kael, 'Cahiers du Cinema' dergisi tarafından ortaya atılan ve Amerika'da 'Village Voice' haftalık gazetesinde yazmakta olan Andrew Sarris tarafından öğretilmiş olan olan 'Auteur teorisi'ne karşı büyük bir savaş açtı.
Kael, dergideki  bir yazısında 'Auteur teorisi'ne verdi veriştirdi. Sarris bu düello çağrısını kabul etti.
Benim hatırladığım kadarıyla eleştiri tarihinin en kanlı canlı tartışmalarından bir tanesi de böylece başladı.
Çok öğretici ve yazılar tekniği ve keyfi açısından çok da şık bir tartışmaydı bu. Sonunda bence büyük eleştirmen Pauline Kael kazandı tartışmayı. Çünkü filmler gerçekten de kolektif bir çabanın ürünüydü. Sadece yazar gibi algılanan yönetmene prim verilirse yanlış yapılmış olabilirdi.
O tartışmadan sinema teorisi açısından çok şey de öğrenildi.
Hatırlıyorum, o dönemde New York kafelerinde 'Sarrisçiler' ve 'Kaelciler' birbirlerine yakın masalarda bile oturmazlardı.

Filmlerin adı bile yeter

Ben birkaç 'Magnum Opus' sayılabilecek filmin ismini vermiş olabilirim ama döneme 'Altın Çağ' dememin nedenini hala daha sorgulayanlar varsa 1970'lere ait birkaç filmin daha adını yazarsam bana yorumumda hak verirsiniz sanıyorum. Onların sadece adı bile yeter bu yorumun yayılmasına:
'Taxi Driver' ve 'Godfather' filmleri dışında 1970'li yıllarda birbiri ardına gösterime giren bazı filmler şöyleydi:
'Last Tango in Paris' (1972), 'The Last Picture Show' (1971), 'Sleeper' (1973), 'All That Jazz' (1979), 'Annie Hall' (1977) 'Marathon Man' (1976), 'Saturday Night Fever' (1977), 'The Conversation' (1974), say say bitmez. Daha çok film var. Örneğin 'Star Wars', 'Chinatown', 'Catch-22', 'Jaws', 'Network'...
Aslında ben haksızlık yapıyor olabilirim. Bu filmlerle bugünün filmlerini karşılaştırmak haksızlık olabilir.

Bence Oscar artık kaldırılmalı

Çünkü Oscar'a layık en son film bence Robert de Niro'nun oynadığı ve Scorsese'nin çektiği 'Raging Bull' filmiydi. Yani sinemanın 'Altın Çağı' 1980 yılında kapanmıştı.
Siz istiyorsanız 'Slumdog Millionaire'i sevin, alkışlayın, ben almayayım teşekkür ederim. Ben başka tür sinemaya alışık olarak yaşamışım ve yenisine alışamıyorum, ne yapayım?
Oscar ve sinema heyecanını gençliğimde benim yaşadığım şekilde yaşamakta olan Oray Eğin 1970'lerde New York'ta olabilseydi eminim ki heyecandan çoktan ölmüştü bile ve o da bugün film seyretmekte zorlanıyor olabilirdi.