Erdal Åžafak, Sabah gazetesinin genel yayın yönetmeni oldu. Hayırlı olsun. Yıllardır medyada olmasına raÄŸmen pek kimsenin yakından tanımadığı, içine kapanık bir figür. Neyse ki kendi iç dünyasını gazetesinin pazar ekine açmış ve ilk defa hakkında bir ÅŸeyler öÄŸrenme fırsatımız oldu. Bana kalırsa gayet açık, adeta bir baÅŸka gazetede yayımlanacakmış gibi objektif bir ÅŸekilde yapılan baÅŸarılı bir söyleÅŸi olmuÅŸ. Üstelik Sabah'a dair yaygın endiÅŸeler dile getirilmiÅŸ, en yetkin isim de yanıt vermiÅŸ. HoÅŸuma gitti.
Ancak söyleÅŸiye eÅŸlik eden fotoÄŸraflar, eminim pek çok okurun daha çok dikkatini çekmiÅŸtir.
Görmeyenlere özetlemeye çalışayım: Åžafak evinde son derece sıradan, gündelik bir fotoÄŸrafla poz vermiÅŸ. Üzerinde uzun kollu bir Lacoste t-shirt, kumaÅŸ bir pantolon, ayaklarında ise çorap var. Tam bir 'ev hali'nin yansıması. Köpekleri de ona eÅŸlik ediyor.
İster istemez bu çorap dikkatimi çekti. Ev ayakkabısız dolaşılan bir ev deÄŸil belli ki. Küçük kullanılan ikinci bir karede, eÅŸinin ayağında kırmızı bir ayakkabı ucundan da olsa görülüyor. Ya da eÅŸi, fotoÄŸraf için süslenmiÅŸ.
Ancak Erdal Åžafak hiç mi hiç hazırlanmamış fotoÄŸraf için. Belli ki bu bilinçli bir tercih. 'Altmetninde' ne yattığını düÅŸünmeden edemedim.
Amaç eÄŸer halka yakınlaÅŸmaksa, bu çoraplı fotoÄŸraf mı bunun sonucu emin deÄŸilim. BildiÄŸim kadarıyla halk ekranda, gazete sayfasında şık, bakımlı, güzel insanlar görmek ister. İletiÅŸim fakültelerinde estetik medyada gerekli bir unsur olarak derslerde anlatılır. Halkın içinden insanlar televizyona çıkacak, gazetelere poz verecek olsalar kendilerine bir çekidüzen verirler. Göstermelik de olsa 'ev ayakkabısı' ya da en azından 'terlik' giyilir.
'Yemekteyiz' programında da dikkatimi çekiyor. ÇoÄŸu zaman varoÅŸlarda yaÅŸayanlar bile evde çekim olduÄŸu için ayakkabıyla dolaşıyorlar dairelerinde. 'Aman çıkartmayın' denir.
BildiÄŸim, kentli üst orta sınıf ailelerde de misafir ağırlanırken ayakkabı çıkarttırılmaz. Terlik yaygındır elbette, ama bir-iki sınıf üsttekiler en azından o dediÄŸim ev ayakkabısını tercih ederler.
Her ÅŸey bir yana, Åžafak'ın çoraplı fotoÄŸrafı her ÅŸeyden önce estetik deÄŸil. Sabah'ın alıştığımız, bildiÄŸimiz kimliÄŸiyle de çeliÅŸmiyor mu: Nerede yükselen deÄŸerlerin gazetesi?
Hoyrat Batılı bir gözle örf ve adetlerimizi yargıladığım düÅŸünülmesin. Bizzat Türk kentli kültürüne dayanarak bu eleÅŸtiriyi yapıyorum.
Bir gazetecinin toplumun önünde, topluma yön veren bir figür olması beklenmiyor mu? Bugüne kadar İslamcı gazeteciler dışında ilk defa bu kadar şıklıktan uzak, bu kadar estetikten yoksun bir yayın yönetmeni gördüm sanırım.
Hele hele görevi devraldığı Ergun Babahan -kahverengi tutkusu dışında- hakkında medyada 'Hep Calvin Klein giyer' diye efsane çıkmış bir isim...
Bu deÄŸiÅŸim manidar geldi bana.
Erdal Şafak yazıişleri deneyimi olan bir gazeteci. Bu pozları vermesinin illa bir sebebi vardır. Hangi fotoğrafın gazeteye konulup konulmayacağını iyi bilir.
Dahası, Fransız ekolünden gelen bir gazeteci olarak da buram buram 'ÅŸark' kokan bir imajla ilgisi yokmuÅŸ gibi görünüyor. Gecekonduda da oturmuyor, BahçeÅŸehir'de yaşıyor. Takımlı bir fotoÄŸrafı da var, birkaç kere ekranda görmüÅŸtüm. Takım elbiseyi kimi İslamcı gazeteciler gibi sonradan öÄŸrenmiÅŸ de deÄŸil; üzerinde sırıtmıyor, memur kıyafeti gibi de durmuyor.
Ama bu çoraplar?
Nedir bu çorapların sırrı?
Korkum ÅŸudur: Birileri varoÅŸtan daha varoÅŸ olmaya çabalıyorsa geriye gidiyoruz demektir.
Kötü yayıncılar iyi kitaplar
En sevdiÄŸim ÅŸeylerden biri havaalanı kitapçılarından alışveriÅŸ yapmaktır. Valizim kitap dolu olduÄŸu halde Londra'dan, New York'tan dönerken el çantamı da en az dört-beÅŸ kitapla doldururum.
Mark Haddon'ın 'The Curious Incident of the Dog in the Night-time' romanını da JFK'den aldığımı hatırlıyorum. Hakkında epey tantana kopmuÅŸtu, 'Bir ara okurum' düÅŸüncesiyle attım sepete. Birkaç sene oldu...
Ancak okumaya baÅŸlayabildim; doÄŸrusunu isterseniz çok da hoÅŸuma gidiyor. Kitabı ilk heyecanla satın aldığımda, bu iÅŸleri dikkatle takip eden bir gazeteci arkadaşıma bahsetmiÅŸtim. O da bana kitabın çoktan Türkçe'ye çevrildiÄŸini söylemiÅŸti. 'Ama tabii kayboldu' dedi...
Bu Türkçe'ye çevrilip kaybolan kaçıncı iyi roman acaba?
Batı'da çok ses getiren kitapları bazı Türk yayıncılar buluyor, hemen çevirtiyor ama ya yeterli tanıtamıyorlar ya da kitabın önemini kavrayamadıkları için arkasında durmuyorlar. Ve unutulup gidiyor...
Mesela Adam Thirlwell'in 'Politics' romanının akıbeti de böyle olmuÅŸtu. Yetkin olmayan, bilgisiz eller tarafından yayımlanınca son yılların en iddialı romanı Türk okurundan resmen gizlendi.
Ya da 'Temel Parçacıklar' adıyla filme alınan Michel Houellebecq'in İngilizce adı 'Atomised' olan romanı...
Hadi bir tane daha söyleyeyim: Nicole Krauss'un 'The History of Love' romanı.
Bütün bunlar Türkçe'ye çevrildi ama kimse fark etmedi, yayın-evleri de arkasında duramadı. Bana ÅŸöyle geliyor: Yayımladıkları kitabın ne kadar kıymetli olduÄŸunu bilmiyorlar. Yerli sekreter romancısına bile daha çok deÄŸer veriyorlar.
Ancak tablo bu kadar umutsuz da deÄŸil.
Bir süre önce Siren Yayıncılık diye bir yayınevi dikkatimi çekti. Çok sevdiÄŸim bir yazar olan Tom Perrotta'nın son romanını yayımlamışlardı: 'Yatak Odası Dersleri.' Kim olduklarnı bilmiyorum ama anladığım iÅŸini bilen, belli bir beÄŸeniye sahip, belli bir çıtanın üstünde kültür birikimine sahip insanlar tarafından yönetilen bir yayınevi olduÄŸu belli. Kitap tercihlerinde de, o kitabı sunumlarında da bu anlaşılıyor. Onarın ellerine saÄŸlık. DiÄŸerlerine yazıklar olsun.