AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-03-12
Televizyonlardaki tartışma programlarını izlerken aklımdan geçen şeylerden biri şu: Geçmişte 28 Şubat'ın mağdur ettiği gazeteciler var ya... Şimdi ekrana çıkıp konuşuyorlar ve artık 'kazanan' statüsündeler. Geçmişte yapılan haksızlığın bedelini hayli hayli ödetiyorlar. Hepsi bir yerlere yerleşmiş, büyük paralar kazanmış, köşe başlarını tutmuş... Ve kendilerinden olmayana büyük bir nefretle yaklaşıyorlar ya...
Kaybolan itibarlarını yeniden kazandılar...
Kovuldukları köşelere yeniden kavuştular...
Kapı dışarı edildikleri kanallara baş konuk olarak geri döndüler...
Kısacası onları mağdur eden dönemin tazminatını fazlasıyla aldılar, fazlasıyla mağduriyetleri giderildi.
Kaldı ki bu ülkede kaç tane gazeteci şehit oldu... Gençler öldürüldü... Aydınlar hapse atıldı, süründürüldü... Yıllarca kaç gazeteci susturuldu, geri dönüşü olmayacak bir şekilde susturuldu.
Onlar bile bu kadar mağdur edebiyatı yapmadı, onların ardından bile bu kadar sulugözlü bir hamaset edebiyatı işlemedi...
Biraz ayıp olmuyor mu?
Hadi neyse, mağduriyetlerini kabullenelim. Bir daha olmamasını dileyelim...
Peki ya bugünün mağdurları? Bugün mağdur edilen başka gazeteciler?
Pek çok yazar, gazeteci 'Ergenekoncu' ya da 'darbeci' olmakla suçlanıyor, damgalanıyor, gözaltına alınıyor, yavaş yavaş yerlerinden oluyor...
Ve 28 Şubatçılar'la 'Ergenekoncu' olduğu söyleneler iki ayrı kamp,bir savaşın iki ayrı tarafı...
Dünün mağdurları ise bugünün mağdurlarının üzerine öyle bir çullanıyor ki, öylesine öfke dolu ki...
Acaba ileride rüzgar dönerse? Bugün 'Ergenekoncu' diye yaftalananların yarın masum olduğu ortaya çıkarsa... 'Ergenekoncu' gazeteciler ileride aklanır ve 'kazanan' pozisyonuna geçerse... Büyük kanallarda, gazete köşelerinde kendilerine yer bulursa...
Merak ettiğim şu: Bugünün mağdurları yarının galipleri olursa aynı rövanşist dilin esiri olacaklar mı?
Onlar da 28 Şubat mağdurları gibi saldırgan, nefret ve öfke dolu yorumlar yapıp, kin kusacaklar mı?
Onlar da mesafeyi koruyamayacak ve misyon uğruna saldıracaklar mı? Kendileri gibi olmayanların yaşamasına izin vermeyecekler mi?
'Hadi canım, öyle şey olmaz' da diyemiyorum. Mesela bugünün mağduru Tuncay Özkan'a bu ülkede kefil olacak aklı başında bir tek insan bile bilmiyorum. Ve eminim ki Tuncay Özkan eline güç geçtiği anda yine korkunç bir insana dönüşecek, zararlı gazetecilik faaliyetleri yapmaya devam edecek, mesleğimizin adını kirletecektir...
Kötü kötü düşünceler geçiyor aklımdan, 'Al birini vur ötekine' demek istiyorum.
Galiba en sağlıklı pozisyon 'bağımsız' kalabilmek... Ne liberal koroya alkış tutmak, ne 'Kaç kişiyiz biz' diye atıp tutmak...
Kısacası sadece gazetecilik yapmak, mesafeyi korumak.
Türkiye ne acayip bir ülke oldu, görüyorsunuz. Gazeteciliğin olmazsa olmazsa kuralı bile unutuldu, bütün değerler şaştı ki tekrar hatırlatılması zorunlu hale geldi.
Hocam sen ne diyorsun ya?
Geçenlerde trafikte kaldım, radyo istasyonları arasında geziniyorum ve keyifli kahkahalar atan birtakım adamların sohbetlerine rastladım. Ben gizli bir 'talk radio' hastasıyımdır. O yüzden kulak kabarttım konuştuklarına. Bir de sesleri öylesine keyifli geliyorlardı ki... Merak ettim...
Önce seslerden birine aşina olduğumu fark ettim. Çok iyi bildiğim biriydi, acaba diye tahmin yürütürken birisinin ona adıyla hitap etti: Eser Karakaş... Üniversitede dersini almıştım. Çok kötü bir hoca olduğu gibi, çok kötü de bir televizyoncuya dönüşmüş. Derslerinde genellikle kendisini övmeyi, birtakım kişilerden ön adıyla bahsetmeyi ve hepsinin kanaat önderini kendisiymiş gibi göstermeyi severdi: 'Tansu'ya dedim ki' ya da 'Cem'e defalarca anlatmaya çalıştım' gibi... Çiller ve Boyner, bu arada.
Onunla ilgili aklımda sadece modası geçtikten 10 sene sonra giydiği kalın tabanlı Timberland/Lumberjack ayakkabılar kaldı bir de.
Neyse işte... Eser Karakaş ve arkadaşlarının bu aşırı keyifli sohbetlerini dinledim. İsimleri zikredildikçe başka isimler de ortaya çıktı. Bunlardan biri Şahin Alpay'dı. Sanırım Mehmet Altan da oradaydı, ama yoksa bile ruhunun orada olduğu kesin.
Neden bu kadar keyifliydiler biliyor musunuz?
Cumhuriyet'e, bu Cumhuriyet'in değerlerine küfredip duruyorlardı. Ardından da kahkahalarını patlatıyorlardı. Maksat 28 Şubat'ı anmak, ama bu vesileyle özellikle ordu gibi kurumlara atıp tutmak.
İstediklerini savunabilirler tabii ki. Ama savundukları şeyi savunabilme hakları olduğuna ise sonuna kadar inanıyorum. Elbette birileri ordu düşmanı da olabilir, ordudan da hoşlanmayabilir. Birileri şeriat özlüyor olabilir, birileri komünist bir Cumhuriyet hayal ediyordur. Bütün bunlar mümkündür.
Ama bu liberal koroda beni rahatsız eden tek bir şey var: Üslup... Alay... Küçümseme...
O kadar çirkin, o kadar belaltı ve düzeysiz bir dil benimsemişler ki kendi aralarında... İster istemez ben de onları küçümsemek zorunda kalıyorum. Çünkü bu üslubun onların cehaletini, bilgisizliklerini, savundukları şeye aslında inanmıyor oldukları ve bunu çıkar uğruna yaptıkları gerçeğini örtmek için kullandıkları bir zırh olduğunu düşünüyorum; öyle anlıyorum.
Ne yaptı bu Cumhuriyet size? Nedir bu rövanş duygusunun kaynağı?
Eser Karakaş ve arkadaşları, o kahkahaların eşliğinde sadece kendileri gibi düşünen, kendilerinin savundukları savunan, kendileriyle beraber küfür edecek, o kahkaha korosuna katılacak isimlerin varolmasını istiyorlar. O kadar belli ki.
Bu liberallere başka programlarda denk geldikçe de görüyorum, kendileri gibi düşünmeyenlere karşı müthiş bir küçümseme, aşağılama içindeler. Düşmanca yaklaşıyorlar.
Hadi bir de bu adamı tanımasam... Hocalığını bilmesem... Bir derste, ders kitabının dışında bir şey anlatamadığına tanık olmasam... Yazılı metnin dışına çıkamadığını, aynı cümleleri tekrarladığını ve fazladan bir şey katamadığını görmemiş olsam...
Belki bir parça, az da olsa, savunduğu şeylere rağmen saygı duyardım.
Ama ister istemez küçümsüyorum şimdi onu ve arkadaşlarını ekranda gördükçe. Kusura bakmasınlar, bu çirkin üslup karşısında başka bir şey yapamıyorum.
Not: 'En sevdiğim liberaller' hakkındaki yazı serimde Eser Karakaş eksik kalmıştı, hakkını yemek istemedim. Bu yazı ona armağan olsun.