AKŞAM GAZETESİ | Nihal Kemaloğlu | 2009-03-14
Film biterken göl kenarından zarif bir tay gibi süzülen arabayı fark edersiniz.
Doğa tarafından estetize edilmiş gibi duran çizgileri insan yapımıdır.
Hafif yaylanarak yoluna devam eden araba bir Gran Torino'dur.
Ford'un bu rüya gibi modelinin direksiyonundaki genç Asyalı çocuğun ve yanındaki kız kardeşinin gözlerinde bir tebessüm dolaşır.
Clint Eastwood'un bu yıl iki filminden biri olan Gran Torino böyle biter.
Arka fonda seyir beğeninizin geldiği noktada sizi kucaklayan müziğe teslim olursunuz.
Son zamanların sağlam dünya masallarını bize Eastwood anlatmakta.
Öteki filmi Changeling ise bambaşka bir sarsıntı olup içinizi kırıp döküyor.
Eastwood olgunlaştıkça çakmaklaşan zihniyle kurduğu ışıldaklar misali filmler yönetiyor.
Yaşlılık bilgisini keskin ve çarpıcı bir sinema anlatımına çevirmesi hayranlık uyandırıcı.
Sade bir çerçevede inşa ettiği gerçekliğin odağına insanı koyan Eastwood'un
üslubu bir iç eğitim de veriyor.
İnsan olmanın ağırlığı ve hafifliğini bir arada yaşatabilmek gibi...
Anlayabilmenin çoğu zaman anlaşılabilme olması gibi.
Düşünmeyle hissetmenin ayrılamayacağı gibi...
Grand Torino sıradan Amerikalı'nın kendi dünyasındaki yalıtılmışlığına, çözülmüş Amerikan değerlerine de dokunuyor.
Bu ülkenin fırsat eşitliği ve başarı vaat eden yüzüne değil, bu görüntüye girmeyen hayatlara çeviriyor kamerasını.
Köhnemiş banliyöde yaşayan sıradan Amerikalı ve yeni göçmen ailelere göz atıyor.
Evinin önündeki Amerikan bayrağıyla kendi coğrafyasını çizen Amerika oluyor Kowalski.
Eski Kore gazisi Kowalski'nin garajda bir M-16 tüfeği var.
Yan binadaki komşular ise Vietnam savaşında Vietnam'ın bombalanması için Laos'ta Amerika ile işbirliği yapmış, silahları saklamış Hmog topluluğundan bir aile.
Amerika'nın uzak coğrafyalardaki iki savaşının izlerinin de günümüzde kesişmesi sanki...
Yaşlı ve yabancı düşmanı Kowalsky aileye, geçmişe ve kiliseye inancını kaybetmiştir.
Kore'de katıldığı savaşın varlığındaki tahribatını taşımaktadır.
Kaybettiği değerleri ve inançsızlığı bir öfke olmuş, ona yapışmıştır.
Dünyaya ve komşularına 'kızgınlığı' iletişiminin yegane yoludur...
Thao ve Sue, bu Güney Asyalı komşularıyla karşılaşması onun hayata en tahammülsüz zamanlarına rastlar.
Yeni nesil göçmen çocukları için Amerikalı olmak kolay değildir
Amerikanlaşmanın onları kendilerine ve köklerine yabancılaştırıcı etkisi ağırdır.
Sokak ve suç kültürü kıskacındaki göçmen çocuklar için gelecek çok dardır.
Thao ve Sue'nun hayatı Kowalsky'le kesişir.
Tutunumsuzluk, yabancılık, hayattan kayan değerler onları bir araya getirir ve tutar.
Grand Torino ise garajda duran 1972 model Amerikan refahının otomobilidir.
Kowalsky'nin devamlı temizleyip korumaya çalıştığı Torino, onun geçmişinin ve hayallerinin temsilidir.
Ve bir gün gelecek Grand Torino garajdan çıkacaktır.
Eastwood anlatımında Amerika'nın bir dil olduğuna da dikkat çekiyor...
Maço, bol küfürlü, erkeksi tondaki dil, Amerikalı olabilmeye imkan veriyor.
Eastwood, tekniğinin derinliğine insani sıcaklığını da katıyor.
Bütün filmlerin Amerika'yı anlattığı günümüzde Grand Torino bir başka Amerika'da dolaşıyor.
Sinemanın kaçınılmaz klişelerine rağmen başka bir ülke görebiliyorsunuz...
Başka bir Amerika hikayesinin seyrine çıkıyoruz.