Türkan Saylan'ın evinin aranması ve Prof. Dr. Mehmet Haberal'ın tutuklanması ilk değil... Sosyal psikolojinin kurucusu Muzaffer Şerif Başoğlu, 1944'te, komünizm suçlamasıyla TKP davasında yargılandı. Yargılama ve tutuklamayı içine sindiremeyen Şerif Amerika'ya gitti. Adını değiştirdi ve bir daha Türkiye'ye dönmedi...
Siyasi davalar Cumhuriyet tarihimiz boyunca bitmek bilmedi. Bu davalardan çoğu zaman bilim adamlarımız da nasibini aldı. Siyasi konjonktürün etkisiyle adaletin terazisi çoğu zaman eksik veya yanlış tarttı. Önemli bilim insanlarımız, ne olduğu belirsiz cadı kazanlarına atıldı. İşte bugün size bu cadı avından biriyle yurdunu terk etmek zorunda kalan bir bilim insanımızı anlatacağım. Sosyal psikoloji dalında dünyaca ünlü bir otorite kabul edilen Muzaffer Şerif'in hikayesini...
ÖDEMİŞ'TEN HARVARD'A
Muzaffer Şerif, 1905'te Ödemiş'te doğdu. Babası Ödemişli bir toprak ağasıydı. Ödemiş ilk mektebinin ardından, İzmir Amerikan Koleji'ne gitti. Amerikalı öğretmenler ismini zor telaffuz ettiği için okulda, 'Şerif' soyadı, İngilizce 'Sherif' şeklinde okunup, yazıldı. Adındaki 'f' harfinin biri düşerek 'Muzafer' oldu. Liseden sonra ise İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne girdi. 1928 yılında mezun oldu. İzmir Muallim Mektebi'nde öğretmen stajyerliği yaptığı sırada hükümet tarafından Amerika'ya felsefe tahsili yapmaya gönderildi. Harvard Üniversitesi'nde psikoloji dalında lisans eğitimi yaptı. Felsefenin önemli isimlerini bu dönemde tanıdı. İlk eserini de yine aynı yıl verdi. 'Hunger as a Factor in Learning- Bir öğrenme faktörü olarak; Açlık.'
Muzaffer Şerif'in biyolojik psikolojiye ilişkin tek çalışması bu oldu. Daha sonra alanında otorite kabul edilmesini sağlayacak sosyal
psikolojiye yöneldi. 3 yıllık Amerika eğitiminden sonra Türkiye'ye döndü. Gazi Terbiye Enstitüsü'nde öğretmenlik yapmaya başladı. Bu arada Soyadı Kanunu çıkmıştı ve onun tabiriyle 'Her Türk ailesinde olduğu gibi- ego arzularını yansıttığını söylediği' bir soyadını adının ardına ilave etti: Başoğlu.
DENEYİYLE YENİ SAYFA AÇTI
Gazi Terbiye Enstitüsü, Muzaffer Şerif Başoğlu için bulunmaz bir laboratuvar oldu. Ünlü 'Otokinetik -etki' deneyini burada yaptı. Toplum psikolojisinin temelini ortaya koyan deneyde, karanlık bir odaya birbirini tanımayan 3 kişi ayrı ayrı konuyordu. Odaya sabit bir ışık veriliyor ve ışığın hangi yöne hareket ettiği soruluyordu. Herkes farklı bir yönü işaret ediyordu. Deneyin ikinci bölümünde ise aynı üç kişi, bu kez grup halinde odaya alınıyordu. Yüksek sesle ışığın hangi yöne hareket ettiği sorulduğunda grup, bir süre sonra aynı yönü işaret etmeye başlıyordu. Üçüncü aşamada ise tek tek konuşulan bireyler ilk görüşlerinden vazgeçip ikinci aşamada grubun belirttiği ortak görüşü yineliyorlardı. Bu deney ve sonuçları dünya psikoloji biliminde yepyeni bir sayfa açmıştı. Muzaffer Şerif, Eskişehir Gaziantep ve Diyarbakır gibi kentlerde saha çalışmalarına yöneldi. İleride yapacağı doktora çalışmalarının hazırlıklarını da bu yıllarda yaptı.
Muzaffer Şerif, dur durak bilmiyordu. 1934'te yeniden Amerika'ya gitti. Üç yıl süren bu çalışma ve araştırma gezisinden döndüğünde koltuğunun altında, yani 'Sosyal Kuralların Normları' (The Psychology of Social Norms) isimli kariyerinin en önemli çalışmasını tutuyordu.
KÜRSÜ KURDU
Şerif, Türkiye'de Gazi Terbiye günlerine döndü. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'ne (DTCF) geçtiği 1939 yılına kadar burada öğretmenlik yaptı. Doçentlik unvanını DTCF de aldı. 1939'da DTCF'de, Felsefe Bölümü'ne bağlı Psikoloji Kürsü'nün kuruculuğuna öncülük etti.
Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde Muzaffer Şerif'in üç yakın arkadaşı oldu: Behice Boran, Niyazi Berkes ve Pertev Naili Boratav. İlk ikisi Muzaffer Şerif gibi Amerika'da eğitim görmüş ve doçentlik hakkı elde etmiş sosyoloji hocalarıydılar. Pertev Naili Boratav ise Fuad Köprülü'nün asistanlığını yapmış, sonra DTCF'de halk bilimi üzerine çalışmalar yapıyordu. Marksist düşünceyi benimsemişlerdi. Hepsi kendi alanlarında özgün çalışmalara imza attı. Belki de cumhuriyet tarihi boyunca en parlak üniversite 'çıkışı' bu döneme aittir.
1939-1945 arasında bu Marksist hocalar sadece üniversite çalışmalarıyla sınırlı kalmadılar. Önce Yurt ve Dünya Dergisi'ni çıkardılar. Dergide Boratav, Berkes, Boran ve Adnan Cemgil'in yanı sıra çok sayıda aydın da yazılar yazıyordu. Dergi 42 sayı çıktı. Ama 21'inci sayı yayınlandıktan sonra yol ayrımı yaşandı. Derginin imtiyaz sahipliğini yürüten Behice Boran dergiden ayrıldı ve Muzaffer Şerif'le birlikte Adımlar Dergisi'ni kurdu. Adımlar, Yurt ve Dünya Dergisi'ne göre daha sert çizgideydi. Yurt ve Dünya ise Pertev Naili Boratav tarafından yayımlanmaya devam etti. Bu dergilere Milli Eğitim Bakanlığı'nın abone olduğu söylentileri cadı kazanını daha da kaynattı.
POLEMİKLER BAŞLADI
Muzaffer Şerif giderek yükselen anti-ırkçı havanın da etkisiyle Adımlar Dergisi'nde sert polemiklere giren yazılar yazdı. Özellikle Reşat Şemsettin Sirer ve Tahsin Banguoğlu ile kalem kavgalarına girişti. Adımlar Dergisi -Muzaffer Şerif bu dönemde İnsan Dergisi'nde de yazıyordu- TKP'nin yayın organı gibi gösterildi. Ki bu iddia bu gün bile, Türk solcuları arasında tartışmalıdır...
Aynı günlerde 2.Dünya Savaşı'nın dışında kalan İsmet Paşa, savaşın taraflarına göre ağırlık değiştiren bir denge oyunu oynuyordu. Almanların hakimiyet kurduğu dönemde Almanlara, Rus ve İngilizlerin etkinleştiği dönemlerde ise bu kez karşı tarafa şirin gelecek icraatlar yapmaktan çekinmiyordu.
TKP davası küstürdü
1944'TE Türkiye Komünist Partisi (TKP) aleyhinde açılan soruşturma, ırkçılık-Turancılık davasının öncesinde başlamıştı. Bu soruşturma Muzaffer Şerif ve arkadaşlarını da vurdu. Muzaffer Şerif, 1944 yılının mart ayında tutuklandı. Birkaç ay içerisinde Adımlar Dergisi kapatıldı. TKP ile irtibatlı hemen herkes soruşturmadan nasibini almıştı. Oysa bugün bile Muzaffer Şerif Başoğlu'nun TKP üyesi olup olmadığı tartışmalıdır. Mahkeme sürecinde de bu açıklığa kavuşmamıştır. Muzaffer Şerif bu düzmece yargılamayı ve tutuklanmasını kabullenemedi. Hakkında türetilen kampanyaya karşı elinin kolunun bağlı olmasını sindiremedi. Tutukluğunun sona ermesinin ardından İstanbul'a geldi. Bu arada Amerikan Dışişleri devreye girdi ve bu kıymetli bilim insanını ülkesine davet etti. Muzaffer Şerif Türkiye'ye kırgındı. Tartışmalardan takiplerden ve baskıdan yorulmuştu. Kabul etti.
Türkiye'ye geri dönmedi
PRINCETON Üniversitesi'nin davetlisi olarak Amerika'ya giderken havaalanında uğurlamaya gelen birkaç öğrencisinin yanında Behice Boran da vardı. Muzaffer Şerif bir daha Türkiye'ye dönmedi, Türkçe bir metin kaleme almadı. Türkiye'den gelen -birkaç yakın arkadaşı dışında- kimseyle görüşmedi. İsmini Muzafer Sherif olarak değiştirdi. Amerikalı eşi Carolyn Sherif'ten dünyaya gelen çocuklarına da Türkçe isim koymadı. Bilimsel çalışmalarına Marksist bir profesör olarak yaşamının sonuna kadar Amerika'da devam etti.
İşte neden ortaya çıktığı bilinmeyen bir cadı avıyla kaybettiğimiz ve Amerika'nın kucak açtığı büyük bilim adamımızın hikayesi böyle... Dünyada sosyal psikoloji dalında otorite kabul edilen Muzaffer Şerif adına sahip çıkmak neden kimsenin aklına gelmez?
Ulan Öküz Anadolulu! Türkçülük sana mı kaldı?
DÖNEMİN Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, sert ve otoriter bir yöneticiydi. Elinde kırbaç at binip Ankara sokaklarında adam dövdüğü konuşulurdu. Nihal Atsız'ın Başbakan Şükrü Saracoğlu'na yazdığı ünlü mektupla hareketlenen sokaklar, belki de ilk kez sağ ile solu karşı karşıya getirmişti. O günlerden beri halen 'Türkçülük Günü' olarak kutlanan 3 Mayıs gösterilerinin başrolündeki isimlerden biri Osman Yüksel Serdengeçti'ydi. Serdengeçti, polislerce yakalanmış ve Ankara'nın ünlü Valisi Nevzat Tandoğan'ın huzuruna çıkartılmıştı. Vali Tandoğan'ın, eylemci Serdengeçti'ye söylediği şu sözler Türk siyasetinin unutulmazları arasına girdi: Ulan öküz Anadolulu...! Sana mı kaldı Türkçülük. Bu memlekete komünizm de lazımsa biz getiririz Türkçülük lazımsa da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var. Birincisi çiftçilik yapmak, ikincisi çağırdık mı askere gelmek!
Başbakan sürgüne!
O günkü atmosferi, şu örnek çok iyi anlatır: Cumhurbaşkanı İsmet Paşa 1944'te sağcılar ve solculara yapacağı temizlikten önce Başbakan Şükrü Saracoğlu'nu sürgüne yollamıştı. İsmet Paşa milliyetçi görüşleriyle bilinen Saracoğlu'na hastalığını da bahane ederek Bursa'ya gitmesini önermiş, Saracoğlu'nun gönülsüz tavrı karşısında ise, 'Yok Saraç, Bursa sana iyi gelir hem havası suyu sıhhatlidir' demişti. Saracoğlu'nun yokluğunda ırkçı-Turancı tutuklamaları başlayacaktı. İsmet Paşa kendisine kimsenin engel olmasını istemiyordu.