AKŞAM | PAZAR | 19 NİSAN 2009, PAZAR

Hilafet devam etse, halife Türklerden çıkardı

Muhafazar kimliÄŸiyle tanınan ve Divan Edebiyatı'na gönül veren Prof. İskender Pala, ilk romanı 'Babil'de Ölüm İstanbul'da AÅŸk'tan 6 yıl sonra, ikinci romanı 'Katre-i Matem'i yazdı. Prof. Pala ile kitabını, Lale Devri'ni, BaÅŸbakan'a yapılan padiÅŸah yakıştırmalarını, ailesini ve ordudan ihracını konuÅŸtuk.

03

İstanbul BüyükÅŸehir Belediyesi Kültür İşleri Danışmanı, UÅŸak ve Kültür üniversiteleri öÄŸretim üyesi Prof. İskender Pala ile Kapı Yayınları'ndan geçtiÄŸimiz hafta çıkan ikinci romanı 'Katre-i Matem'i (Matem Damlası) konuÅŸmak üzere BeÅŸiktaÅŸ İskelesi'ndeki ofisinde buluÅŸtuk. Bir lale soÄŸanının izinde, sevdiÄŸinin katillerini bulmak isterken faili meçhullerle karşılaÅŸan, Patrona Halil İsyanı'nın tam ortasında kalan, saraydan azad edilmiÅŸ cariyelerden birinin çocuÄŸu ve ÅŸehzade olduÄŸunu hiç öÄŸrenemeyen Kara Åžahin'in öyküsü bu. AÅŸk, cinayet, tarih, saray entrikaları arasında Prof. Pala'nın asıl anlatmak istediÄŸiyse lale...

Deniz Harp Okulu'nda     15 yıl öÄŸretmenlik yapan, binbaşıyken emekliliÄŸine        2 ay kala ordudan ihraç edilen Prof. Pala, haksızlığa uÄŸradığını söyleyerek dava açmak yerine hayatına yeni bir sayfa açmış. 'Mahkemede harcayacağım enerjiyi edebiyata harcıyorum' diyen Prof. Pala ile tam da lale mevsiminde kitabını konuÅŸtuk.

İkinci romanınız 'Katre-i Matem' (Matem Damlası) geçtiÄŸimiz hafta yayınlandı ilk tepkiler nasıldı?
Kitabın piyasada yaptığı iÅŸten ziyade benim ruhuma sinmiÅŸ olması ve benim memnun olmam önemli. Kitabın son okumalarını Amerika'da yaptım; dinlenmiÅŸ bir zihinle, asude bir mekanda hatta tabiatın tam kucağında. Lalelerin biraz daha anlamlı geldiÄŸi bir ortamdı ve kitabı ben beÄŸendim. Yazı yazdığım zaman önce 'bunu ben okur muyum' diye kendime soruyorum. Bunda da öyle yaptım ve evet, ben okurdum.

Kitaptaki ÅŸehzade olduÄŸunu bilmeyen Kara Åžahin karakteri gerçek mi?
Kara Åžahin olmayabilir adı ama Kara Åžahin gibiler, sarayın dışında hayatlarını sürdürdüler. Åžehzade olduklarını bilerek yahut da bilmeyerek. Bilmek tabii çok daha kötü. Saraydan çeraÄŸ çıkarılmış (azad edilmiÅŸ) cariye, saraydan sonra bir doÄŸum yapıyor. ÇocuÄŸa ÅŸehzade doÄŸduÄŸunu söylese ayrı bir dert, söylemese ayrı. Söylemeyerek onların can emniyetini korumuÅŸ oluyorlar. Zaten okuyucunun zihninde sonu kendi kurması için yeterli ipuçlarını verdim. Kendi ruhunun bakış açısına göre onu tamamlayabilir. 'Katre-i Matem'in içindeki bütün karakterler tarihimizde var. Ama size bir sır vereyim; mesela 17. yüzyılda rastladığım bir karakteri, 18. yüzyıla kurguladım. Hepsi bu.

ONCA AÇAN LALE, İSRAF DEĞİL
Çıkış noktanız neyi anlatmaktı; tarihi mi, Lale Devri'ni mi, bir aÅŸkı mı yoksa laleyi mi?
Laleleri anlatmaktı. Romancı deÄŸilim aslında. 'Babil'de Ölüm İstanbul'da AÅŸk' adlı kitabımın bir roman olmasının sebebi ÅŸu: Divan Edebiyatı'nın ÅŸiiri vardı, fıkralarını, denemelerini, bilimsel yazılarını ve hikayelerini yazdım. Ondan sonra da bir roman ihtiyacı oldu; yani roman ile Divan Åžiiri'ni anlatmak istedim. Benim bir romana ihtiyacım yoktu Divan Åžiiri'nin ihtiyacı vardı. İkinci bir romana yine ihtiyacım yoktu ama lalenin evine dönmesi gerekiyordu. İstanbul'da bunca açan laleyi bir romanda gördükten sonra, bu ÅŸehrin laleye ne kadar yakıştığını, lalenin bu ÅŸehrin öz evladı olduÄŸunu yeniden hissettim. BüyükÅŸehir Belediyesi de İstanbul'a estetik bir biçimde laleyi yeniden kazandırdı. Bu bir israf filan deÄŸil...

Tam da onu soracaktım, her lale zamanı gündeme geliyor, bu kadar para sadece iki hafta açan çiçeÄŸe harcanır mı diye...
Asla israf deÄŸil. 10 milyon lalenin maliyeti İstanbul BüyükÅŸehir Belediyesi'nin 20'den ziyade ÅŸirketlerinin genel bütçesinin binde 3'ü. Böyle bir hesaplama yapınca 'sadece 15 gün açacak bir çiçeÄŸe onca yatırım niye yapılsın' denilemez. Bir zamanlar bu ÅŸehirde lale borsası kuruluyordu. Åžimdi Hollanda'da kuruluyor ve dünya laleyi Hollanda ile tanıyor. Laleyle ilgili eÄŸer bir roman yazarsam belki İstanbullular baÅŸta olmak üzere Türk insanı laleye yeniden öz evladı gibi sarılabilir diye düÅŸündüm. Hiçbir İstanbullu o laleleri koparmıyorsa o zaman bu ÅŸehre lale yakışıyor demektir. Yani onun gönüllere bıraktığı getiri paha biçilemez.

Ben de hala inanamıyorum o çiçekleri kimsenin koparmamasına...
Bundan 10 yıl önceydi, Kadıköy Meydanı'nda bir ideolojik çatışma dolayısıyla gençler toplanmışlardı. O gün bir genç kız, o anarÅŸist ruhuyla elindeki sopayla sokaktaki laleleri dövüyor, kopartıyordu.     10 yıl önce daha laleye bu derece bigane olan, bu derece kültüründen uzak olan insanlara 'evet sokaklarınız çiçeklenebilir' anlayışını getirebiliyorsanız, bu da büyük bir bakış açısıdır. İstanbul'daki insanlar laleleri gördükçe daha bir zarif, dost yanlısı yaÅŸamayı öÄŸrenebilirler.

'10 yıl önce' diyorsunuz ama ondan bir 5 yıl kadar önce de Sivas'ta insanlar yakılmıştı. Lalelere, sokaktaki hayvanlara gelinceye kadar insanlık adına daha çok yolumuz var...
Hiç ÅŸüphen olmasın... Benim romanda anlattığım çaÄŸ aynen böyle bir çaÄŸ zaten.

LALE DEVRİ BUGÜNE BENZİYOR
Lale Devri'ne mi benziyor bugünkü durum?
Hem de nasıl benziyor! Lale devrini biz sadece israf, tantana, vur patlasın çal oynasın gözüyle gördük, görüyoruz. O dönemde ilk defa yorgun, rehavete düÅŸmüÅŸ Osmanlı'nın bilimsel, teknik ve fen alanında atılım yaptığını görüyoruz. Matbaalar kuruluyor, okullar açılıyor, Avrupa'nın bilim ve tekniÄŸini almak gerektiÄŸine dair çalışmalar yapılıyor, sefirler gönderiliyor. Avrupa BirliÄŸi'ne girmek istemimizle üç aÅŸağı-beÅŸ yukarı aynı ÅŸeydir. Ama bir yandan AB'ye girelim derken bir taraftan hala sokaklarımızı hoyratça kullanan magandalarımız bu ÅŸehirde yaşıyorsa o dönemde de aynı ÅŸeyler vardı. Bir tarafta elit ve rafine bir kültür ve o kültürün gereÄŸi olarak ülkenin ileri seviyede bir atılım yapmasını isteyen yöneticiler, öte tarafta bu yöneticilerin hemen çevresinde yer alan, pastanın büyük dilimine sahip ayrı yöneticiler ve bir tarafta pastadan kırıntı bile bulamayan fukara halk... Böyle bir ortamda, lalenin borsasının kurulması, bir lale soÄŸanının 500 altın eder hale gelmesi, bir önceki lalelere benzemeyen yeni renkte bir lale üretmenin sosyetik ve biraz da aristokrat zevki... O kadar insanın bunlara bakarak 'ne oluyoruz' dediÄŸi, orta tabaka halkın ikilemde kalması, üç aÅŸağı-beÅŸ yukarı bugünkü Ergenekon'la uÄŸraÅŸan, zengin iken çok zengin, fakir iken çok daha fakir olan, Avrupa ile iliÅŸkilerini yoluna koyduÄŸunu düÅŸünüp buna raÄŸmen hala DoÄŸulu refleksleriyle hareket eden, ÅŸiirde ve edebiyatta o çaÄŸdaki kadar imbikten geçirilmiÅŸ güzellikleri yakalayamayan ama bunlar için genlerinde hala o güzellikleri hissedebilecek bir ruh hali taşıyan bir ortamdayız. Böyle olunca ister istemez okuyucu, roman boyunca Lale Devri ile günümüz arasında hiç durmadan sıçramalar yapacak. Ben de bunu yapsınlar istedim.

Recep Tayyip Erdoğan'a padişah yakıştırması yapılmasına ne diyorsunuz?
Osmanlı padiÅŸahlarının enselerinden nasıl nefes alıp verdiklerini üç aÅŸağı-beÅŸ yukarı bilirim.  İçlerinde Tayyip ErdoÄŸan kadar olamayacaklardan bazılarını sayabilirim, içlerinde Sayın BaÅŸbakan'dan daha iyi olanların da olduÄŸunu itiraf ederim. Ama Sayın BaÅŸbakan'a padiÅŸah deseniz de demeseniz de tarih bizim için güzelliklerini alıp geleceÄŸe yürüyeceÄŸimiz alandır. Bunu söyleyenlerin zannediyorum ki 'padiÅŸahlık dönemine geri dönelim' gibi bir tavır yok da padiÅŸahları zihinlerinde çok yücelttikleri için böyle görüyorlar. Tarihin koridorlarında çok dolaÅŸtım. Öyle adamlara rastladım ki o sokaklarda bazen 'ÅŸöyle bir adam bu çaÄŸda yaÅŸasa da ben de eteÄŸine yapışsam kurtulup gitsek hep beraber millet olarak' dediÄŸim ibretlik, ideal insanlar gördüm. Ama bazı adamlar da gördüm, 'bu mu benim atam' dedim. İyiler ve kötüler her çaÄŸda var. DeÄŸiÅŸenler kıyafetler ve tarih. EÄŸer biz tarihten ibret almayacaksak tarih bir masal kitabına döner. Tayyip ErdoÄŸan için padiÅŸah diyenler, padiÅŸahları gözlerinde büyüttükleri için muhtemelen ona padiÅŸah diyorlar. Ama Tayyip ErdoÄŸan bir halife midir, halife gözüyle bakılır mı diye soruyorsanız açık fikrimi söyleyeyim...

Yok, öyle sormamıştım ama buyrun...
EÄŸer hala hilafet devam ediyor olsaydı, bugünkü modern Batı dünyasının papalık konumunda, onun gibi dini otorite oluyor olsaydı, Arap ülkelerinin hiçbirinden böyle bir adam çıkmazdı; gene Türklerden çıkardı. Ve muhtemeldir ki ErdoÄŸan'ın bugünlerde Arap dünyasında estirdiÄŸi rüzgar, onların kafasında böyle bir fikri doÄŸurmuÅŸ olabilir.

İNSANİ İLİŞKİLERİM İDEOLOJİK KİMLİĞİMDEN ÖNDE
Siz kimleri okuyorsunuz?
Orhan Pamuk, Elif Åžafak, Selim İleri, Buket Uzuner, AyÅŸe Kulin... ÇoÄŸu zaten dostlarımdır yahut da yolumuz bir yerde kesiÅŸecektir. En azından insanların yüzüne bakabilmek, 'evet güzel bir kitapmış' diye nezaketen söylememek için bile okumanız lazım. Bir de hoca olmam dolayısıyla öÄŸrencilerle aynı dili konuÅŸabilmek için edebiyatı takip etmem lazım. Hilmi Yavuz'un ÅŸiirlerini okurum, Attila İlhan'ı okumuÅŸumdur. Bir de onsuz olamayacaklarım vardır; döner döner Refik Halit'i, Cemil Meriç'i, Peyami Safa'yı, Ahmet Hamdi Tanpınar'ı okurum.

İhsan Oktay Anar'ı okuyor musunuz; yazdığınız dönemler, diliniz benziyor?
Heyecanla okurum ve o da beni okur heyecanla. Zaman zaman telefonla falan da tartışırız bazı ÅŸeyleri, bu tür iliÅŸkilerimiz vardır. Benim insani iliÅŸkilerim, ideolojik kimliÄŸimden çok öndedir. Her ne kadar Türkiye'de ideolojik birtakım bakış açıları devam ediyor ise de pek çok yazar dostum bu ideolojik bakış açılarından sonra benimle dost olmuÅŸtur. Çok açık yürekli davrandım, kalbimi herkese açarım. Bir kaygım da, beklentim de yoktur. Birbirimize her zaman gülümseyerek dostluklar kurabiliriz. Onun için herkesi okuyabilirim.

AHMET ALTAN DA MODERN KESİMİN İSKENDER PALA'SI
Muhafazakar kesimin Ahmet Altan'ı mısınız?
Ahmet Altan'ı okuduÄŸum zaman, doÄŸrusu bazı fikirleri 'ben söyleseydim bunu böyle söylerdim' dediÄŸim oluyor. Bazı yerlerde de ayrılıyorum ama Ahmet Altan'a yakıştırılan o vasıflar, beni Ahmet Altan'la ölçmek, beni harcamak olur aslında. O'na benzeyerek var olmak gibi bir komplekse sahip deÄŸilim. Ben, benim. Yeri geldiÄŸi zaman Ahmet Altan bana benzeyebilirse iyi yapar, yeri geldiÄŸi zaman benim ona benzeyen taraflarımı da itiraf edebilirim. Ama eÄŸer aÅŸktan, zarafetten, güzellikten bahsetme konusunda 'ben muhafazakar kesimin Ahmet Altan'ı mıyım' ise sorunuz, evet ben bunları yapıyorum. Fakat o zaman bunu tersinden de söylemeliyiz, Ahmet Altan da belki modern kesimin İskender Pala'sı olmak durumunda.

Çocuklarımı baÄŸnaz kalıplara sıkıştırmadım
Eşinizle tanışmanız nasıl oldu; aşki bir durum muydu?
Evet, aÅŸki bir durumdu hiç ÅŸüpheniz olmasın. Hayatımda hayal etmediÄŸim kadar güzellikler yaÅŸadım. Hayallerimin yetmediÄŸi yerlerde yükseldim, yüceldim. Bir köy çocuÄŸuyum. Bir lambanın ışığında ders çalışmaya baÅŸladım, ışıkların sel olduÄŸu bir çağı yaşıyorum. Çarık giydim, Londra'dan rugan ayakkabı alabiliyorum. Tüm o aÅŸamaları geçtim. Böyle bir dönem içerisinde kazanım olarak aldığım ve ÅŸükrettiÄŸim birkaç ÅŸey vardır, biri Divan Åžiiri'dir. Biri bilimsel, akademik bir kimlikle yaşıyor olmamdır. Biri de eÅŸimdir...

Nasıl tanıştınız?
Yollarımız üniversite sırasında kesiÅŸti. O bir sınıf aÅŸağıdaydı. Meslektaşımdır, dolayısıyla her yazdığımı, yazma sürecinde daima bilir; ya anlatırım ya okur. Ayrıca onun ölçütlerine de çok saygı duyarım. Mesela 'ÅŸu bölümü çıkar' dediÄŸi zaman itiraz etmem. OÄŸlum var, Alman Lisesi'nde okuyor, yazdığım bazı bölümleri ona da okuturum; tabii gençlerin lisanı daha deÄŸiÅŸik. O da bazen bana 'babacığım burada ayar yapmışsın' der... 'Ne demek ayar yapmak' derim, 'kafa ütülemiÅŸsin' der. O zaman orayı çıkarırım. Çünkü bu romanı onun yaşındaki çocuklar okuyacaksa, ben romanı ona göre anlatmaya çalışırım.

İki çocuÄŸunuz daha var sanırım...
Büyük kızım bilgisayar mühendisi, evli. DiÄŸer kızım Denizli'de tıp okuyor. Hiç istemedim tıp okumasını; bana kalsa felsefe, sosyoloji okusun isterdim. Çocuklarım yabancı dil bilirler, hayatı tam manasıyla bugünkü ÅŸekliyle yaÅŸarlar. Ben onları kendi yetiÅŸme çağımın baÄŸnaz kalıpları arasına sıkıştırmak istemedim. Tek ÅŸikayetim hiçbirinin edebiyatçı olmaması.

Ordudan ihraç edilince meslekte baÅŸarılı oldum
Askeriyeden ihraç edilmenizin sebebi eÅŸinizin türbanlı olması mıydı? 
EÅŸimin türbanı tabii sebeplerden biri... 15 yıl askerlik yaptım emekliliÄŸime 2 ay kala, ihraç edildim. 1997 Kasım Åžurası'nda. Benim ayrılmam ocak ayını buldu çünkü hala bitirmem gereken iÅŸler vardı. Benden baÅŸka o iÅŸleri yapacak adam da yoktu. Denizciydim, 15 yıl boyunca bir gün olsun beyaz üniformamın üzerine bir toz konacak, leke olacak ÅŸekilde bir ÅŸey yapmadım, yapmamaya dikkat ettim. Ama ruhum da bir türlü ısınmadı. Ben gülle, bülbülle haşır neÅŸirdim, postalla, tüfekle karşılaÅŸtım. 

Ama 15 yıl az zaman değil...
Kaç defa kaçıp gitmek istedim. Ama kaçıp gidemiyorsun. Ceza alıyorsun, yine devam ediyorsun. Askerden ayrılınca önümde iki yol vardı, ya mahkemelere baÅŸvuracağım, hakkımı arayacağım 'beni haksız yere attılar, suçum yoktu, disiplinsizlik yapmadım, beni disiplinsizlik sebebiyle attılar' diyeceÄŸim yahut da askeriyeye ait sayfaya 'reset' çekeceÄŸim, yeni bir sayfa açacağım, mahkemelerle uÄŸraşırken harcayacağım enerjiyi, bu beyaz sayfanın üzerinde bir ÅŸeyler için harcayacağım. Askeriyeden ayrıldıktan sonra var gücümle mesleki hayatıma dönmem çok kolay ve hatta çok baÅŸarılı oldu. Zaten öÄŸretmen sınıfından paÅŸa olmayacağıma göre, zannediyorum albay emeklisi olarak hayatımı sıradan bir vatandaÅŸ olarak devam ettiriyor olabilirdim.

Peki, 15 yıl neden sizi tuttular?
15 yıl kalmamın sebebi, altın bileziÄŸimdi; Osmanlıca okuyabiliyor olmaktı. Bunu sadece sana söylüyorum yazıp yazmamakta da serbestsin...

  • DiÄŸer Haberler

Copyright Türkmedya A.Ş. Akşam Gazetesi Güneş Gazetesi Tercüman Gazetesi Autocar Dergisi Alem Dergisi FourFourTwo Dergisi Eve Dergisi Platin Dergisi Stuff Dergisi Maxim Dergisi Alem FM 89.2 Lig Radyo 92.3