Bu dehşet nasıl olabilir? Nasıl olur da namaz kılmakta olan insanlara çoluk çocuk demeden kurşun sıkılır, öldürülür? Gebe kadınlara, küçücük yavrulara nasıl kıyılır? Günlerden beri ülkemiz bu sorulara yanıt arıyor. Bir daha böylesi cana kıymaların olmaması için ne yapmamız gerektiği araştırılıyor.
Olayın, ekonomik, kültürel, toplumsal, siyasal, psikolojik boyutları var. Tarihsel bir geçmişi var. Bu dehşeti anlamak, düşünüp, sorgulayabilen her Anadolu insanının boynunun borcudur.
Bu dehşeti anlamanın, açıklamaya çabalamanın birçok yolu olabilir. Bu yollar bir araya getirildiğinde belki büyük resmi bir açıdan görme olanağımız olabilir. Bu yazımda bu yollardan birini deneyeceğim.
İnsan, diğer insanlarla birlikte bir ortak dünyada yaşar. Bu ortak dünya ona doğumunun ardından aile içi eğitiminden başlayarak öğretilir. Yakın çevresini, edindiği dil ve kültürle tanır. Bu ortak dünyadaki değerler, hayat tarzı, doğadan aldığı kalıtımsal özellikler üzerine işlenir. Bu ortak dünya, insan yavrusuna önce içinde bulunduğu yerel çevre ve bu çevredeki kültürün aşılandığı ortamda verilir. Bu fiziksel çevre ve kültürel ortam, ortak dünyanın diğer çevre ve ortamlarıyla etkileşim halindedir. Eğitim bu etkileşimi güçlendirir. Eğitimin güçsüzlüğü insanı kendi dar çevre ve ortamına hapseder. Bu gezegendeki bütün insanların paylaştığı ortak dünyanın çok küçük bölümünü yaşayarak, dünyada yaşadığını sanır.
Ortak dünyanın dar bir alanında yaşayan insanın ayrıca en azından iki dünyası daha vardır: Birey olarak bir iç dünyası ve yakın çevresi ve ortamıyla paylaştığı yakın dünyası.
Dehşeti anlayabilmek için bu üç dünyayı çok iyi anlamalıyız. 1. Ortak dünyayı yaşadığı yerel dünya. 2. Bu yerel dünyayı yakın çevresiyle paylaştığı yakın dünya. 3. Kendi iç dünyası.
Size Nazi kıyımından örnek vereyim. Yahudileri, çoluk çocuk demeden yakılmak üzere fırınlara götüren bir Nazi onbaşı düşünün. Bu askerle, kurbanları bir ortak dünyayı paylaşıyorlar, fiziksel olarak. Oysa yukarıda saydığım üç dünya açısından aynı dünyada değillerdir. Askerin yerel dünyası sürekli olarak Yahudilere karşı dolduruluşa getirildiği askeri çevre ve ortamdır. Nazi Almanyasıdır. Yakın dünyası kamptaki birliği, arkadaşları, astları ve üstleridir. İç dünyası Yahudileri belki bir fareden daha aşağı gördüğü nefretle dolu bir dünyadır. Bu durumda askerin gözünde Yahudi, bir can taşıyan, değerleri olan, saygı duyulması gereken bir varlık değil, ortadan kaldırılması gereken bir böcektir. Şimdi, bu asker kamptaki esirlere her türlü şiddeti rahatlıkla kullanabilir. Çünkü onlarla insan olarak aynı dünyalarda değildir artık. Yalnızca mekan olarak aynı dünyayı paylaşmaktadırlar. İşte Nazi askeri kendini dünya olarak Yahudilerden ayırabildiği için, her türlü dehşeti onlara uygulama olanağına sahiptir, artık.
Öyleyse, dehşet büyük ölçüde dünya farklılığından doğuyor. Diyebilirsiniz ki, aynı evi paylaşan karı koca ya da ana kız nasıl oluyor da birbirlerine dehşet verici şiddet uyguluyorlar? Üstelik Mardin'de yaşamış olduğumuz dehşet, akrabalar arasında yaşanmış bir dehşettir.
Aynı mekanı paylaşıyor olmak aynı dünyaları paylaştığımız anlamına gelmiyor. Aynı mekanda yaşayanların yakın dünyaları ve iç dünyaları farklı olabilir. Mardin olayında bu cinayeti işleyenlerin yaşadığı yakın dünyada sahip oldukları değerler, görüşler öldürmeyi istedikleri insanlardan çok ayrı olsa gerek. Yanlış anlaşılmayı önlemek için hemen açıklamam gerek: Ortak yanları hiç yok değildir. Örneğin iki taraf da amaçlarına ulaşmak için öldürmeyi haklı görebilir. Ama kimi neden nasıl öldürecekleri konusunda kafalarında yarattıkları dünyalar faklıdır. Büyük ölçüde, özde, temelde aynı dünyaları paylaştığımız insanları öldüremeyiz. Burada, 'özde','temelde' dediğimiz değerler çok önemlidir. Onların içselleştirilip, bir edep ve terbiye olarak içimize sindirilmesi cinneti bile önler. İnsan psikolojisi, yaşadığı dünyalarda şekillenir. Bu dünyaların darlığı, insan saygısını, paylaşma becerisini başaramamak, içimizdeki saldırganlığı şiddete dönüştürür.
Bu, dünyaların darlığını, diğer dünyalara kapalılığını besleyen çevre ve ortamın koşullarına dikkat etmeliyiz. İnsan dünyalarını paylaşmayı başarabilen bir varlıktır. Tarihte daha çok başaramayıp savaşan insanlar görüyoruz. Doğada türler arasında, aynı türün bireyleri arasında kıyasıya bir savaş gözlemlenebilir. İnsan da huzursuz, çatışan, savaşan bir varlıktır. Bunun yanında içinde sonsuzluk taşıyan, adalet, saygı, sevgi, cesaret gibi yüksek değerlere sahip bir varlıktır da.
Anadolu'nun yerel dünyası, manev” anlamda içinde derin zenginlikler taşır. Yazık ki bu dünyayı belirleyen koşullar, Ortadoğu'nun birçok ülkesinde ve Afganistan ve Pakistan'da olduğu gibi, orada yaşayan insanların yakın ve iç dünyalarındaki saldırganlık eğilimlerini şiddete dönüştürmeye devam ediyor.
Bu insanların dünyalarını böylesine yalıtılmış bırakan kendi dünyalarımızı sorgulamanın zamanı umarım geçmemiştir.