Bilge Köyü felaketinin üzerinden 1 hafta geçti. Bu süreçte acar bilirkişiliğe soyunan, olayı 'kara cahillik' veya 'töre cinayeti, kan davası' gibi yanlış ve eksik tanımlamalarla açıklamaya çalışanların sesi neyse ki biraz kısıldı.
Fakat bundan 1 ay sonra, herhangi birine 'Mardin, Mazı Dağı, Bilge Köyü deyince ne aklına geliyor' diye soracak olursanız, büyük ihtimalle ağızlardan 'töre katliamı' veya 'kan davası' sözcükleri dökülecek... Akıllarda kalan, katliamın gerçekleştiği ilk günlerde üzerinde defalarca durulan, tekrarlanan tanımlamalar olacak.
Vatan yazarı Mutlu Tönbekici, Mardinli bir okurun kendisine yazdığı sitem dolu mektubu yayınlamış. Okur mektubunun son satırları şöyle:
'Mardin'de yaşanılan son olay herkesi üzmüş olabilir ama en çok Mardinliler üzüldü... Üzüntümüz bununla kalmadı. Topyekun dışlanmaya çalışılan bir halk olarak daha çok üzüldük. Biz taş devrinde yaşamaya devam ediyoruz ve uzay çağında yaşayan insanlardan rica ediyoruz: 'Lütfen bizi uzaylı yapmaktan vazgeçin.'
Buradaki 'taş devri-uzay çağı insanı' benzetmesindeki sarkastik gönderme bana dokundu. Sahi, büyükşehirlerde yaşayan bizler, kendimizi ne sanıyoruz? Nasıl oluyor da kendimizi, bu ülkenin her unsuruna sinmiş şiddetten soyutladığımızı sanıyoruz? Modern binalarda çalışıp İtalyan kesimli takım elbiseler giymek, suşi yiyip, şarap içmek, Burberry eşarpla baş örtüp gırtlağımıza kadar kredi kartı borcuyla yaşamak mı bizi ayırıyor 'taş devrinde yaşayan' Doğu'dan? Bu felakete neden, nasıl geldik diye sorgulayacağımıza topu az gelişmişliğe atmak ne kolay!
KRİMİNAL GRUP PSİKOLOJİSİ
Kusura bakmayın ama 'ilkel' veya 'cahil' dediğiniz insanların çoğu, kimi 'modern birey'leri cebinden bin kere çıkarır: İnsanlığı, yardımseverliği, hatta feodal diye aşağılanan tutucu yapıdaki bazı özellikleriyle. Cahillik, feodallik ve ilkellik, 44 kişiyi çoluk çocuk katletmenin nedeni olamaz. Böyle bir katliam, ancak ve ancak kriminal bir zihnin, hatta Bilge Köyü zanlılarında olduğu gibi kriminal bir grup psikolojisinin, sosyal şizofreninin ürünü olabilir.
Güneydoğu insanı, Bilge Köyü faciası öncesinde de 'töre, ilkellik' gibi etiketlerin üzerlerine yapıştırılmasından fevkalade rahatsız oluyordu, hatta bu aşırı duyarlılık yüzünden 'Sıla' dizisinin çekimlerini protesto ettiler. Ama bırakın kendi yaşadıkları köylerdeki husumetleri, göç ettikleri büyükşehirlere, Avrupa kentlerine kadar uzanan 'aile içi cinayet ve şiddet' vakaları sebebiyle, Urfa'sı, Mardin'i, Diyarbakır'ı artık hep 'hmm, bunlar kendi karılarını, kızlarını, kardeşlerini kesiyorlar' şeklinde etiketlendirilir oldu. İstatistiki olarak da haksız değildi bu etiket.
Yıllardır PKK'yla süren ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünen mücadele, Bilge faciası nedeniyle ilk kez açıkca ve bolca tartışılan koruculuk sistemi, köy boşaltmalar ve doldurmalar, Kürtçe isimleri köyünden bebeğine değiştirmeler, aynı aileden hem şehit hem 'terörist ölüsü' verenler; mayınların, bombaların arasında sekerek büyüyen çocuklar ve bir gün kendi akrabalarının beynini dağıtacak kadar barbarca yetiştirilen küçük erkekler... Bu ortamda nasıl bir 'çağdaşlık', nasıl bir insanlık bekliyorsunuz?
Uzaylı olanlar Mardinliler değil, bütün bunlar yokmuş gibi yıllarca yaşamayı seçen, devlet politikasını sorgulamayan bizleriz. İşte bu yüzden, 'koruculuk kalkarsa bölge daha da karışır' diyerek şiddete destek çıkmaktan, sistemi değiştirmeye direnmekten, kolaya kaçmaktan vazgeçelim.
Evet, çok zor, çok sancılı bir konu fakat koruculuk bitmek zorunda. Bu da denklemin yalnızca bir parçası. Ancak devlet, Güneydoğu'daki savaşı gerçekten bitirmeye karar verir, can güvenliklerini sağlar, işadamlarını istihdam yaratmaları için teşvik ederse koruculuk sisteminden kurtulabiliriz.
'Kürt sorununda iyi gelişmeler olacak' diyen devlet büyüklerimizden gerçekten 'iyi haber' bekliyoruz, şifahi çözümler değil.
KİM DOST, KİM DÜŞMAN?
HASAN Cemal'in Murat Karayılan'la görüşmesini kimilerinin hala vatan hainliği gibi yorumlamasına pes. Vay, teröristlerin yuvalandığı Kandil Dağı'na çıkmış! Bu insanların kahramanları olan Doğu Perinçek, Yalçın Küçük, Apo'yla görüşmedi mi mesela?
Röportajla ilgili asıl tartışılacak soru şu: PKK'nın 'makul çizgi'si olabilir mi? Ne gariptir ki Karayılan, 'Varsayalım ki PKK bitirildi. O zaman Güneydoğu gericiliğin merkezi olur' diyerek aslında TSK ile aynı 'düşman'a işaret ediyor. Karayılan'ın sözleri, ulusalcılardan kopyala yapıştır yapılmış sanki.
Belli ki kimse bu kanlı oyunun bitmesini istemiyor. Baksanıza, PKK 'ben olmazsam İran olursunuz' diyebiliyor. Peki bu durumda 'düşmanınım düşmanı dostumdur' deyişini ne yapacağız? Hangisi dost, hangisi düşman?