Anlayamadı, onun yazar yapılmasının tek sebebi belli bir misyonun sözcülüğüydü. Çünkü adı, geçmişi, duruşu, imajı, algısı inandırıcıydı. Halbuki diğerlerinin sırtında pek çok bagaj vardı, çeşitli bağlantıları, deşince ideolojik olarak kirli geçmişleri çıkıyordu. Gazetenin ortaya çıkışı, psikolojik harbin bir silahı olmaktı. Bu amaca hizmet edecek bütün diğer gazetelerin ciddi bir 'inandırıcılık' sorunu vardı. Yıpranmış, çürümüş markalardı. Oysa yeni gazete taze ve yeni olma iddiasındaydı.
Yeni yeni tetikçiler bulması, bakkal, minibüsçü tiplilerden yazar yapması da bundandı. Ama onları kimse ciddiye almadı.
Oysa şimdi talih kuşu konmuştu: Tam da aradıkları türden bir figür kapılarına dayanmıştı, 'Beni yazar yapın' diye dil dökmüştü.
Herhalde 'merkez' tartmış, kendi içinde araştırmasını yapmış olacak ki ferman çıktı: 'Hadi haftada bir yaz.'
O da bir yazı yazdı... Bir anda bu yazı psikolojik harbin bildirgesi, kendisi de bu dönemin 'poster kızı' oldu. Evindeki mazbut hayatından vazgeçip o gazete senin bu TV benim diye gezip promosyon turlarına başladı. Merkez medyanın liberal kalemleri alıntılayıp durdu...
Ben bu kadar yıldır Türk Basını'nda bir tek köşe yazısı için; üstelik de zekadan yoksun, klişelerlele dolu bayık bir yazı için, böyle bir reklam çalışması görmedim.
Sanırım yazar 15 dakikalık şöhretin cazibesine kapıldı... Bu 'poster kızı' durumu hoşuna gitti... Bir anda kraldan daha kralcı olmaya başladı; kendisinin kullanıldığından habersiz, taraf olduğunu düşünmeye başladı...
Gerçi özgeçmişine bakıldığında hayatının her döneminde 'poster kızı' olmak, kendi kendisini dönemin rengine göre adapte etmek ve şekle girmek tercihi olmuştu.
60'larda üniversite eylemcisi...
70'lerde sıkı sosyalist...
80'lerde sürgündeki yazar...
90'larda sivil toplumcu...
2000'lerde de liberal demokrat...
'Sol şıklık' adına yükselen değer neyse onlara takılmak ilkesi oldu... Çeşitli davaları sahiplenenlerin şöhreti de kılavuzu...
Bu masal şimdilik bitmişe benziyor. Kraldan çok kralcı olduğu bir hareketten gönüllü olarak ayrıldı. Halbuki nasıl da heyecanlanmıştı, nasıl da kendisini dolduruşa getirmişti...
Şuna üzüldüm: Bir yazar nasıl da bu insanların kaba olduğunu, dillerinin çirkinliğini görmez? Bunu görmesi için illa kendisinin mi hedef alınması gerekiyordu? Yol arkadaşları başkalarına her türlü belaltı saldırıyı yaparken onları alkışlıyor, destekliyor, kendisine 'pavyondaki namuslu kadın' benzetmesi yapıldığında öfkeleniyor...
Oysa onların çirkin dili sadece seksizmde gizli değil ki... Politikaya yaklaşımları, insanları damgalamaları, yargısız infazları, yalan haberleri de hep bu çirkin dilin esareti altında...
Oya Baydar bu kadar zaman bunu anlamadı da kendi adıyla pavyon yan yana geldi diye mi öfkelendi?
Herkesin demokratlığı kendine.
Gazetecinin tembelliği
Bu ayki Monocle dergisinde Eskişehir-Ankara arasında açılan hızlı trene dair bir haber var. Dergi, bir yazarını yolculuk yapıp izlenimlerini yazsın diye yollamış. Bu trenle ilgili her türlü sorunun yanıtı var yazının içinde.
Ne büyük bir talihsizlik ki konu bir yabancı dergide ilgimi çekiyor. Oysa hızlı tren İstanbul medyasının burnunun dibinde. Bu hepimizin ayıbıdır: Kalkıp Eskişehir'e gidip, yolculuk yapıp izlenim yapmayı akıl edemedik. Türk Basını'nda bu trenle ilgili böylesi bir haber çıktığını hatırlamıyorum. Elbette defalarca haberleştirildi hızlı tren, ama bu derece doyurucu bir izlenime rastlamadım.
Financial Times'ın yayımladığı izlenim yazısını bizim gazeteler haberleştirmişti daha evvel de. Kendi ülkemizin gelişmesini bile yurtdışından okuyoruz!
Kendimi de suçluyorum; mart ayından beri faaliyet gösteren Yüksek Hızlı Tren'e birimizin binip yazması lazımdı.
Sebebi 'muhabirin ölümü' mü acaba? Yoksa içimizde heyecan, coşku kalmaması mı?
Kaç gündür bekliyorum, bir gazetede Mardin'e yazarlarını yollasın, onları muhabir gibi sahada kullansın diye. İnsanlarla konuşulsun, tanıklar bulunsun, gündemdeki en sıcak konu irdelensin... Eminim tadına doyulmaz izlenimler çıkar...
Hatta ve hatta bir gazete de Mardinli Murathan Mungan'la anlaşıp ona yazdırsa katliamı, töreyi, bölgeyi...
Ama yok, günlerdir İstanbul'da yazılan köşelerden kesilen ahkamları dinliyoruz Mardin konusunda...
Hepimiz tembelleştik, hepimiz köreldik, bu gidişle gazeteciliği de körelteceğiz.
Gazete içi yazışma
l Birinci mesele, sigara yasağı: Sevgili İsmail, önceki gün bizim gazetenin birinci sayfasında bir haber dikkatimi çekti. 19 Temmuz'da başlaması öngörülen sigara yasağı için restorancıların isyanı haber yapılmış. İş kaybedeceklermiş, bu yasakta esneklik istiyorlarmış...
Akşam, bu haberi restorancıların yanında yer alarak vermiş; adeta mağduru korur gibi. Yanlış... Oysa mağdur restorancılar değil ki, mağdur yıllardır sigara dumanına maruz kalanlar. Bu konuda anlayış, hoşgörü olmaz. Dahası dünyadaki bütün uygulamalarda sigara yasağının restoranların lehine işlediği ortaya çıkıyor; müşteri sayısı ve tüketim artıyor.
Bizim bu ilerici bakış açısından yana olmamız gerekirken, restorancıların saçma ve gerici şikayetlerini sayfaya taşımamız pek olmadı...
l İkinci konu, bir yazar hakkında: Adamın birinin gazetesi batıyor. Başbakan patronunun üstünü çizdi. Çeşitli iddialar var. Gazetenin Gül'cü olduğu söyleniyor, bu yüzden öfkelenmiş Erdoğan. Bir diğer iddia da Erdoğan'ın bütün uyarılarına rağmen Nuri Albayrak'ın Trabzonspor başkanlığı yarışına girişmesi...
Öyle ya da böyle, patronları zor durumda... Maaş ödeyemiyorlar, piyasaya borçları var, birkaç imtiyazlı yazara ödeme yapmaları çalışanları zor durumda bırakıyor. Battı batacaklar...
Yazarları da paragözün önde geleni... Para için yapmayacağı yok... Ne zaman ki patronları zor duruma düştü, maaşlar aksamaya başladı, köşeden Aydın Doğan ve Mehmet Emin Karamehmet hakkında yazmaya başladı.
Türkiye'nin en iyi işadamlarına akıl veriyor... 'Çevrenizi değiştir, onlarla çalışma' diye mesaj yolluyor, 'Beni alın' diyor, çünkü kendine yer arıyor... Transfer olacak, maaşını garanti altına alacak.
Madem bu kadar aklı var, bu aklı neden Albayrak'a vermiyor, neden gazetesini kurtarmıyor, gerçekten anlamıyorum.
Neyse, lafı uzattım...
İsmail, al bu adamı... Transfer et... Al ki rahatlasın... Hem Aydın Doğan'ı bu dertten kurtar, hem de cümle aleme herkesin bir fiyatı olduğunu göster.