Deniz Gökçe deniz.gokce@aksam.com.tr

kategori2

Sinan Aygün ve bankalar!

Bugün dünyada bankası batmayan sadece iki büyük ekonomi kaldı. Biri Türkiye diğeri de Kanada! Bunun bir nedeni var. Biz bankacılık sisteminde büyük sorunları 2001 yılında yaşadık, bedelini ödedik, ve sistem yakından kontrol edilerek bugüne kadar gelindi, krizde bankacılık sorunu yaşanmadı. Kaldı ki  geçmişte BBDK ve TMSF kanalı ile ve çıkartılan kanunlarla, yapılan düzenlemelerle, bankacılıkta sıkı önlemler alındığı zaman, ne oluyor diye düşünürken, bugün dış aleme bakıp, o günlerde alınan tedbirlerin ne kadar yerinde olduğunu anlamış bulunuyoruz .
Ancak toplumumuz bazı finansal konuları, bu arada bankacılığı da öğrenemedi. Mesela kredi kartlarının kredi olmadığı, kredi kartı borçları üzerindeki cezai faizin nedenini hiçbir zaman öğrenemedik. Kredi kartını kredi sananlar, sadece bir ödeme aracı olduğunu, kredi olmadığını göremeyenler battı gitti. Keza dünyada ve ülkemizde hukuken vadeli çek diye bir enstrüman olmadığını bilmeyenler ve karşılıksız çek konusunu abartanlar da battı!  Diğer taraftan da vatandaş bankaları ve bankacılığı da anlayamadı. Özellikle banka bilançolarının yapısını göremedi. Bankaların bilançolarında pasifte onda bir oranında 'patronun parası' diye basitleştireceğimiz sermaye vardır (tabii sermaye kelimesinin aslında çok daha derin bir kavram olduğunu unutmamak gerek, ama genel bilgi olarak bu kadarını söyleyip geçiştirelim). Bilançonun pasifinin geri kalan onda dokuzu ise ya mevduattır ya da bankanın aldığı dış borçlardır. Mevduat dediğin ise vatandaşın kırk yıllık emeğinin sonucu biriktirdiği reel tasarruflardır. Ancak ülkemizde mevduatın ortalama vadesi bir-iki aydır.
Diğer taraftan bankaların bilançosunun aktifi ise büyük çapta, krediler, iştirakler ve menkul kıymetlerden oluşur.
Krediler şirketlere ve kişilere verilir, kişilerin konut veya araç gibi, şirketlerin de işletme sermayesi gibi 'reel' ihtiyaçlarını karşılaması beklenir.  
Menkul kıymetlerin en popüleri ise kamu borç senetleridir. Kamu kağıtlarının bir özelliği ise faizlerin düştüğü ortamda değerlerinin muhasebe kaydı olarak artması ve 'reeskont karı' yazılmasıdır. Özellikle faizlerin hızla düştüğü ortamda bu tür reskont karı artışı büyük boyutlara ulaşır, bankalar 'gerçek karlı' zannedilir. 
Aktifteki kredilerin vadesi mevduat vadesinden daha kısadır. Bu nedenle faizlerin yükselmesini, vatandaş, bankalara 'avanta ve yarar getirir' zanneder. Halbuki faiz yükselmesi mevduata derhal aksettiği ama daha uzun vadeli kredilere ise geç aksedeceği için zarar kapısı açar, eldeki kamu kağıtlarının halihazır değerlerini de düşük muhasebeleştirme anlamına geldiğinden, muhasebe karı gider. Banka sistemini gebertmek istiyorsan, faizleri yükselt, derhal döküldüklerini görürsün. Bankalar faizlerin düştüğü ortamda ise kar yazmaya başlarlar, ama bu sefer de mevduatı bankalardan çıkar, fonlar başka piyasalarda değerlendirilir.
Ülkemizde banka sistemini ya hiç anlamayan, ya da popülist tabiatı nedeni ile anlamıyormuş gibi yapan, ama en  iddialı konuşanlar ise esnaf, ticaret ve sanayi odası gibi meslek kuruluşlarının temsilcileridir. Oda başkanlığının, bazıları tarafından ülkemizde meslek erbabını temsilden daha fazla, siyasete girmek, güç ve dolayısı ile kazanç elde etmek gibi hedefler için yapıldığını görmek gerek . Bu tür oda başkanları sık sık medyaya popülist ve siyasi beyanatlar verirler. Bu tür oda başkanlarının en ilginci de, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün'dür. İlginç bir zat olan Aygün'ün eve depoladığı milyonlarca 'döviz' ve 'saklı tabancası' geçtiğimiz dönemde medyaya aksetmişti. Bir ara siyasete de soyunmuş ama çabuk ayrılmıştı. Uzun zamandan beri de medyada yoktu. Ama Sinan Bey gene kükredi ve gene bankacılık konusunda popülist beyanatlarını yağdırdı. Üstelik rakam da veriyordu: BDDK verilerine göre 2008 yılında bankalar 367 milyar kredi vermiş ve 52 milyar faiz geliri kazanmıştı. (Bu aslında yüzde 14 civarında bir faiz geliri idi). Buna karşılık 454 milyar mevduat için ise 44 milyar faiz ödemesi yapmıştı. (Bu da yüzde 9.7 civarında bir faiz geliri aslında). Bankalar 10 milyar da hizmet komisyon geliri elde etmişti. Ona göre bunlar 'fahiş' idi. Nasıl 'fahiş' idi?  Mutlak rakamlardan oranlara geçememişti, cımbız ile bir iki rakam almıştı. Bankaların personel ve diğer giderleri, ödedikleri vergiler, ayırdıkları karşılıklar, batık kredilerin maliyeti, yatırım masrafları gibi konular yoktu. Bankaların toplam net kazancının aktif toplamına ve özvarlığa oranı gibi şeyler de yoktu. Tamamen havada 'pür popülist' beyanattı. Rüzgarlı Sokak'ta küçük bir inşaat malzemesi tüccarının, yan faaliyetler (?) ile şan, şöhret ve servet babında nereye geldiğini, siyasetin nelere kadir olduğunu Sinan Bey'in kariyerinde görmek mümkün.
Bu ülkede odalar ve birliklerin başkan ve mensuplarının meslek kuruluşunu siyasete ve güce zıplamak için kullanmalarını önlemezseniz, ülke değişemez, popülizmden kurtulamaz. Aynı şekilde bu tür şahıslara sürekli gaz veren medya sahiplerinin banka ve holding sahibi olmaları da sınırlanmalıdır. Aksi takdirde biz popülizmden kurtulamayız. Odalar da, medya  da 'vıcık vıcık' siyasetin içinde olur, vatandaştan başka her tarafa hizmet eder. Medya ve meslek kuruluşları bazıları için 'kılıçtır', bu nedenle de başkaları medya ve meslek kuruluşlarını 'kalkan' olarak kullanmaya mecbur olurlar. Vatandaş da kandırılmış olur.

 



Yasal Uyarı: TurkMedya internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları TurkMedya Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

İletişim |  Künye | 
Copyright Türkmedya A.Ş. Akşam Gazetesi Güneş Gazetesi Tercüman Gazetesi Autocar Dergisi Alem Dergisi FourFourTwo Dergisi Eve Dergisi Platin Dergisi Stuff Dergisi Maxim Dergisi Alem FM 89.2 Lig Radyo 92.3