Geçtiğimiz günlerde Başbakan, bir kez daha yargıdan ve bürokrasiden yakındı. Siyasetin toplum menfaatine gördüğü 'özelleştirmeleri' yargının sürekli engellediğinden sözetti. Ayrıca bürokrasinin 'oligarşik' bir anlayışla ülkenin ilerlemesini sürekli tıkamaya çalıştığını ima etti. Tam olarak kastı bu muydu bilmiyorum. Ama öyle bir tablo çizdi ki, sanki ülkede siyasetçiler, tek kaygısı ülkeyi ileriye götürmek ve insanların sorunlarını çözmek olan 'iyi adamlar'; yargıçlar ve bürokratlar ise bunu engellemeye çalışan 'kötü adamlar'! Aslında bu anlayış bir süredir sadece Başbakan'da değil hemen tüm siyasetçilerde tanık olunan ve 'moda' haline gelmiş bir yaklaşım.
İşin doğrusu Türkiye'de yargı ve bürokrasi özellikle Demokrat Parti iktidarından başlayarak, siyasete karşı hep kuşkuyla yaklaşmış. Düşüncelerinin arka planında siyasetçilerin ülke menfaatine hareket etmeyecekleri, hatta neyin ülke menfaatine olduğunu neyin olmadığını dahi ayırt edemeyecekleri kanısı yerleşmiş. Kendilerine bir anlamda siyasetin 'pis işlerini' temizleme misyonu biçmişler.
Bu misyonu yerine getirirken zaman zaman 'kantarın topuzunu kaçırdıkları' bir realite. Ancak yargı değilse de bürokrasi tüm dünyada kendisine benzer bir misyon biçiyor. Hatta bu bir ölçüde bürokrasinin varoluş nedeni... 'Emret Bakanım' dizisinden İngiliz bürokrasisinin de kendisine benzer misyon biçtiğini hatırlayın.
Aslında Batı'da devlet sistemi vatandaşa karşı siyasetin 'iyi polisi' bürokrasinin ise 'kötü polisi' oynaması üzerine kurulu. Böylece devlet yönetiminde bir tür 'denge' oluşuyor. Türkiye gibi ülkelerde ise genelde ayarı tutturulamayan bu 'rol' dağılımında 'kabak' nedense hep vatandaşın başında patlıyor!
Ancak burada hayret verici olan nokta, Türkiye'de siyasetçilerin, yargı ve bürokrasinin sürekli Batı standartlarında olmasını beklemelerine karşın, kendilerinin bir türlü o standartlara yaklaşamamaları. Siyaset ile yargı ve bürokrasi arasındaki 'körler ve sağırlar diyaloğu' buradan doğuyor.
İşin doğası gereği, bürokratın misyonu siyasetçinin 'yere basmayan ayaklarını yere bastırmak'. Siyasetçinin idealist, bürokratın realist olması gerekir. Ancak siyasetçinin 'vurun abalıya' tarzı, bürokratı halka karşı sürekli hedef göstermesi çok kolaycı bir yaklaşım.
Belli bir grubu, kitleyi 'şamar oğlanı' yaparak sorunları ötelediğini sanmak Türklere özgü bir 'milli spor' haline geldi nedense... Yoksa 'vurun abalıya' deyiminin Fransızca karşılığının 'tete de Turc' (Türk kafası) olması sadece bir tesadüf değil mi?
İsimlendirme üzerine küçük bir not
Terör sorunu ile mücadeleyi tek elden koordine etmek amacıyla 'Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı' diye özel bir idari birim kurulmasına ilişkin kanun taslağının hazırlandığı açıklandı.
Teknik olarak kamu düzeni kavramı zaten kamu güvenliği kavramını içerdiğinden, hatta en önemli unsurunu oluşturduğundan, yapılan isimlendirme teknik olarak hatalı. Bu hassas konudaki hatalar daha isimlendirmesinde başlarsa işimiz hayli zor demektir!