AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-05-21
Ergenekon soruşturmasındaki haber kirliliği ve sızdırılan belgelere son olarak Mustafa Balbay'ın günlükleri eklendi. İçeriği bir yana, önce bu günlüklerin algılanış biçimi üzerine birkaç şey söylemek gerekiyor.
Hepimiz bu mesleği yaparken siyasetçi, asker, işadamı çevrelerinden önemli isimlerle buluşuyoruz. Bu buluşmaları kendimize saklamak, 'off the record' konuşmaları unutmamak ve ileride faydalanmak için notlar tutuyoruz. Not tutmayan, günlüğü olmayan gazeteci değildir zaten.
Herkes gibi benim de çeşitli defterlerim var. Bazı buluşmalarımı, işle ilgili gelişmeleri, kimi temasları, telefon konuşmalarını, sohbetleri, buluşmaları not alıyorum. İleride hatırlamak ve değerlendirmek için.
Bildiğim pek çok gazetecinin de buna benzer not defterleri var. Projeler, analizler, notlar, haber kırıntıları bu defterlerde yer alır.
Ve tabii adı üstünde, 'günlük' doğası gereği mahremdir.
Balbay'ın günlükleri de Ergenekon iddianamesine ek olarak alınırsa onları okumamız meşruiyet kazanıyor. Öbür türlü, bir tür röntgenciliğe ortak olmuş sayılırız. Sonuçta hepimiz bu sızdırılan günlükleri okuduk.
Günlüklerin gazetecilerin ürünlerine nasıl katkı sağladığına dair en kolay akla gelecek örnek kuşkusuz Hasan Cemal'in çalışmalarıdır.
Hasan Cemal'in çok ses getiren kitapları 'Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım' ya da 'Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim' tamamı günlüklerden oluşmuştur. Aynı şekilde Emin Çölaşan'ın 'Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi'si de.
Pek çok gazetecinin bu gibi anılarını yazmaları başka türlü zaten teknik olarak mümkün değildir.
Bakın, Türkiye'de artık her şey birbirine karışmaya başladı.
Gazeteci günlük tutar, gazeteci belge saklar, gazeteciye haber sızdırılır... Bunlar normal şeylerdir, eğer günlük tutmayı bile tartışmaya başlarsak gazeteciliği öldürürüz.
Kalkıp da bir gazetecinin kendisine sakladığı notları 'Darbe günlüğü' olarak yorumlamaya kalkmak işi aslından saptırmaktan başka bir şey değil. Çünkü bütün gazeteciler 'off the record' konuşur: Taraf'ın temsilcisi Başbakan'ın uçağında özel olarak konuşmadı mı? Fehmi Koru akrabası Abdullah Gül'le hiç mi yazmadığı şeyleri konuşmadı sanki?
Peki Mustafa Balbay'ın günlüğünde bu kadar fırtına kopartacak ne var?
Doğrusunu isterseniz bu konuşmaları okuyup da bir darbe planı, bir örgütlü hareket olduğunu düşünmek biraz zorlama olur.
Ancak bu günlüklerde ortaya çıkan bir 'üslup' sorunu var.
Açıkçası bir askerin görev tanımının dışına çıkıp olur olmaz konularla ilgili görüş beyan etmesinin tartışmalı bir durum olduğunu düşünüyorum. Şener Eruygur'un kalkıp da medya, siyaset, ekonomi üzerine görüşlerini açıklaması, üzerine vazife olmayan konulara girmesi ne derece doğru? Sonuçta Şener Eruygur sadece bir asker.
Bana kalırsa asıl tartışmamız gereken nokta bu.
Onun ötesinde Mustafa Balbay iyi gazetecilik yapmıştır. Bir dönemi anlamak için, ileride aktarmak için önemli aktörlerle görüşmüş, notlar tutmuştur. Nasıl Hasan Cemal'in günlükleri sayesinde bir dönemi anladıysak, belki de bu notlar kitaba dönüştüğünde tarihimizde bir başka döneme ışık tutulacaktı.
Ben bu günlükleri bu şekilde okudum.
Günlüklerden sonra da Cumhuriyet'e gider miydim?
Dün çeşitli yayın organları arayıp 'Mustafa Balbay'ın günlüklerini okumuş olsaydınız yine de Cumhuriyet'e ona destek vermeye gider miydiniz' diye sordular. Gazetelere, dergilere görüş veren biri değilim, görüşlerimi köşeye saklıyorum.
Ama bu kasıtlı soruya karşı hiç tereddüt etmeden 'Evet' yanıtını verdim.
Cumhuriyet'e Balbay'a dayanışmak için giden gazeteciler için bu şahsa yönelik bir eylem değildi. Görüşlerini paylaşmayan, gazetecilik tarzını onaylamayan insanlar da bu yüzden oradaydı. Amaç bir gazetecinin ifade özgürlüğüne destek vermekti sadece. Onun susturulmasına seyirci kalmanın, yarın öbür gün bizim de susturulmamızın yolunu açacağını düşünüyorduk.
Bazı yayın organlarının bu ince çizgiyi anlamayıp, bu desteği çarpıtma çabalarını çok acıklı buluyorum.
Atilla Dorsay'ın şaşırtıcı hatası
Atilla Dorsay'ın dün 70. doğum günüydü. Hepimize sinemayı sevdiren, bu ülkede sinema yazarlığının gelişmesi ve oturması için yıllarca canla başla çalışan bu ulu çınarı selamlıyorum! Ona uzun yıllar daha ihtiyacımız olduğunu da düşünüyorum... Şu yıllar içinde bir tane bile Dorsay çıkartamamış olmamız bizim ayıbımız değil midir?
Doğum günü keyfine gölge düşürmek istemem ama bu tebrikle beraber ufak bir çıkıntılık da yapmak isterim. Bir küçük eleştirim var. 70 yaşının olgunluğuyla bu eleştirimi hoşgöreceğini düşünüyorum Atilla Dorsay'ın.
Mesele şu: Bu hafta vizyona Oscar ödüllü belgesel 'Man on Wire' girdi. Philip Petit'nin İkiz Kuleler arasına tel çekip üzerinde yürüdüğü an'ı anlattığı belgesel bir şaheser.
Ancak filmin en büyük özelliği İkiz Kuleler'in yıkıldığına dair bir tek göndermenin bile olmaması. Ne filmin içinde, ne afişinde, ne basın bülteninde bu bilgi yok. Adeta yapımcılar bize 'İkiz Kuleler'in hala dimdik durduğunu' hissettirmek istemişler. Buna karşılık, kulelerin inşası ise detaylarla anlatılıyor. Bu tercih ister istemez belgeselin Dünya Ticaret Merkezi'ne yönelik bir 'homage' olarak yorumlanıyor.
Peki Atilla Dorsay'ın konuyla ilgisi ne?
Filme yönelik eleştirisinde şu satırları kaleme almış Dorsay: 'Filmde İkiz Kuleler'in 2001'de yaşadığı faciaya da değiniliyor.'
Hayır Dorsay, maalesef değinilmiyor!