AKŞAM GAZETESİ | Türe Özçelik | 2009-06-06
Başta Milli Eğitim, sonra öğretmenler, dershaneler, anneler, babalar hatta özel hocalar 'Çocuk Hakları Yasası'na göre potansiyel mahkum.
Okuldan geldiğinde, 'Anne başın dertte' dedi kızım. 'Artık bana patates diye zorla kereviz yediremeyeceksin. Yoksa seni polise şikayet ederim.' Daha kapıdan ilk adımda başladıysa söylenmeye 'Eyvah' derim, 'Yine bir şeyler tutturacak.' Sonradan anlaşıldı ki 'Çocuk Hakları Bildirgesi'ni anlatmış öğretmenleri. Dünyada, dedesi doğduğunda bile çocuk hakları varmış meğer. Türkiye de ise doğduğu yıl (1994) kabul edilmiş ama o, bundan habersiz koca 6 yıl yaşamış da niye kimse hanımefendiye söylememiş.
Bazıları haklarına 6 yaşında sahip çıkmaya başlarken, dedesi yaşındaki adamın tacizine uğrayan küçük kız; gecekondusunun yıkılmasından korkan babanın boğazına bıçak dayadığı bebek; annesinin elinden tutmuş yürürken kapağı açık rögardan içeriye kayıveren yavrucak; doğum parası ödenmediğinden hastanede rehin kalan bebecik çocuk haklarını ne zaman öğrenecek? Öğrendikleri zaman, 'Psikolojileri etkilenmedi ki!' diyecek büyükleri.
***
Yasalar, 'Çocuk üzerindeki eğitim ve söz geçirme yetkisini kötüye kullanan ve çocuğun sağlığının bozulmasına yol açan kişiler 18 aya kadar hapis cezasına çarptırılır' diyor. Durum böyleyse düz mantık ile hemen hepimiz birer potansiyel mahkumuz demektir. Çocukları 25 ayrı ders müfredatı ile boğan Milli Eğitim yetkilileri; bu müfredatı yetiştirmek için çocukları sıkboğaz eden öğretmenler; bu öğretmenlerin verdikleri ödevleri yetiştirmeleri için tutulan özel hocalar; Seviye Belirleme Sınavları için gidilen dershane sahipleri; dershane öğretmenleri; o sınava soru hazırlayan eğitmenler; ders çalışsın diye çocuğun en doğal hakkı olan oyun saatlerini kısan biz anne ve babalar da suçluyuz o zaman. Hadi kanunlar işlese ya. Çocukların ruh sağlıklarının bozulmasına yol açan tüm bu sorumluları 18 ay içeri atsalar ya. Hadi!
***
Bugünün çocuğu olsam, madem arkamda 'Çocuk Hakları Bildirgesi' var, hazır 23 Nisan'ın havasına da girmişken durumu kullanır, özellikle şu haklarımı söke söke alırdım;
- Uykumu okul servisinde değil yatağımda tamamlamak için eve en yakın okula giderdim.
- Öğretmen eziyetinden daha az nasiplenmek için kalabalık sınıfları tercih ederdim.
- Dört kaşık pırasa yemenin karşılığında, 4 test eksik çözerdim.
- Düşük belli pantolonla ve terliksiz dolaştığımda sürekli, 'Çocuğun olmayacak göreceksin!' demekten bıkıp usanmayan annemi şantaj yapmakla suçlar, polise şikayet ederdim.
- Her gece süt yerine, çikolata yer, kola içer beslenme hakkıma sahip çıkardım.
- Okul sonrası arkadaşlarımla yaptığım telefon konuşmalarım kısıtlanırsa 'sosyalleşmem engelleniyor' diye başka aileye geçmekle tehdit ederdim.
- Okullara harçlık makinesi konması için örgüt kurardım. Yok yok, vazgeçtim bunu yapmazdım. Ortam dinlemesine takılıp müdürün yerine geçme planları falan yapmakla suçlanırdım sonra, kimsenin hakla hukukla işi yokken, çocuk hakkını kim takar?
Ah, bu 'Çocuk Hakları' benim zamanımda olsaydı, ben bilirdim neler yapacağımı.
TENEKE OYUNCAKLARI GÖREMEDİM
Geçen hafta gazeteci ağabeyimiz Yalvaç Ural'ın Koç Müzesi'ndeki 'Teneke Oyuncaklar' sergisine gittim. Bugün ya da yarın çoluk-çocuk giderseniz, sizleri önceden biraz bilgilendirmiş olayım dedim. Gişenin önü kalabalık, vaktim kısıtlı. Pek kullanmasam da hak edilmiş 20 yıllık sarı basın kartım da yanımda. Sergiye hemen girip, notlarımı alıp çıkayım istedim. Tiyatroya yetişemeyeceğim yoksa. Sergi, Müze'nin önünde demirli duran Fenerbahçe Vapuru'nda. Vapurun girişindeki güvenlik görevlisi, kartımı aldı, evirdi çevirdi 'Bu kartı bir de danışmanın görmesi lazım' dedi. Danışma nerede? 50 metre geride. Kart bir de orada onaylandı. 'Hımmm, evet bu gerçek kart' dedi oturan 3 hanım. Bu kez de ben, girmekten vazgeçtim. Elimdeki sarı basın kartı yerine, gazete tanıtım kartı dahi olsaydı bir meslektaşımın sergisine girme önceliğim olmalıydı. Geçen haftalarda basın kartına ayrıcalık tanınmasından 'sözde' rahatsızlık duyan arkadaşlara müjdem var, dışarıda durum buydu, içeriyi göremedim.
EVİNİZİ YAŞLANMADAN SATIN
76 yaşındaki Ahmet Amca evini satacak. Tapunun 65 yaş üstündekilerden talep ettiği sağlık raporunu alması lazım. Ahmet Amca günde 15 hap içiyor. Nefes darlığı var ve dizlerindeki romatizmadan ötürü yürümek ona cehennem azabı. Rapor için hastaneye gidiyor. Noterden sevk getirmesini istiyorlar. Notere gidiyor, 'Biz vermiyoruz, başka noter araştırın' cevabını alıyor. Nefes nefese çevredeki noterleri dolaşıyor. Sonunda Kartal 3. Noteri Vekili Ayşe Koç'un vicdanı elvermiyor ve 'Gel amca, biz verelim' diyor. Meğer noterler bunun için ücret almıyormuş. Bu yüzden de görevleri olduğu halde çoğu bu işlemi yapmaktan kaçınıyormuş. Yani yaşlılar noterin vicdanına kalmış. Ahmet Amca diyor ki; 'Herkes bir gün yaşlanacak ve işleri devletin vicdanına kalacak.'