AKŞAM GAZETESİ | Nagehan Alçı | 2009-06-06

kategori2

Mazlum romantizmi

ABD'de yaşayan bir arkadaşım bir doğumgünü partisine gitmiş.Doğum günü sahibine kimlerin partiye katılacağını sormuş. 'Jane, David bir de Jin' yanıtını almış. Jin'i hatırlayamayan arkadaşım tasdik ettirmek için 'şu bizim sınıftaki Çinli çocuk mu?' demiş. Vay demez olaymış! Bir anda karşıdakinin 'Seni ırkçı seni! Bir insanı nasıl etnik aidiyeti ile tanımlarsın?' suçlamalarına maruz kalmış.
Arkadaşım aylar sonra bize bu anekdotu anlatırken sonuna da şunu ekledi: 'İyi de çocuk Çinli'ydi!'
***
Bizimki de biraz bu hikayeye döndü.
***
Bazı halklar 'acıların çocuğu' psikolojisine öyle kapılmışlar, başkalarının onların haklarını savunmasına öyle alışmışlar ki onlarla ilgili herhangi bir tespiti saldırı olarak kabul ediyorlar. Tespitin sahibine de 'düşman' etiketi yapıştırıyorlar. Üstelik bunu çevrelerinden aldıkları güçlü destek nedeniyle etkili bir şekilde yapıyorlar.
***
Bunun en çarpıcı örneği birkaç gündür yaşanıyor. Konu Mardin'deki katliam. Tartışmanın ana tarafları Hadi Uluengin, Ertuğrul Özkök ve Ruşen Çakır. Tartışmanın nedeni ise Uluengin'in geçtiğimiz hafta katliamın ardından yazdığı bir yazı. Hürriyet yazarı o yazıda, yaşananların bir Kürt sorunu olduğunu söylüyor, töre cinayetlerinin Kürt geleneğinden kaynaklandığını iddia ediyordu.
***
Bu iddia üzerine başını Ruşen Çakır'ın çektiği bir grup yazar-çizer Uluengin'i ırkçılıkla suçladı. Ardından Ertuğrul Özkök, Uluengin'e destek verdiği için o da ırkçılıkla suçlandı.
***
Şimdi tabloya bir bakalım: Yıllardır bu ülkenin doğu ve güneydoğusunda töre kılıfına sokulan cinayetler işleniyor. Hatta bu bölgeden  göç eden bazı vatandaşlar aynı vahşiliği Almanya'da, Danimarka'da, bazen İstanbul'da İzmir'de sergiliyor. Katillerin tümü Kürt kökenli. Dolayısıyla 'töre' kılıfına sokulan ve kadınlara yönelik vahşiliğin orijini Kürt. Bunu söylemek durumu tespit etmek demek değildir de nedir?
***
Yıllardır bu cinayetlere hep beraber sahip çıktık. Güldünya öldürüldüğünde ardından albümler yaptık, diziler çektik. Ama bir meseleyi tartışırken kendimize kırmızı çizgiler koyarsak onu nasıl tam anlamıyla masaya yatırabiliriz? 'Politik doğruculuk' aşkına bir sorunun kaynağını nasıl söylemeyiz? Dilimize kırmızı biber sürmek bu işi çözer mi?
***
Sanırım Kürt, Ermeni gibi halklara yakıştırılan 'mazlum imajı' öyle güçlü ki, bu imaj onlarla ilgili 'romantik bir mit' yaratmış. Bu mit de onları dokunulmaz kılmış. Garip bir 'aman çocuğu uyandırmayalım' psikolojisi çıkmış ortaya.
***
Oysa biz bu gün nasıl Türklüğe dokunuyorsak, bu ülkenin şovenizmini yeri geldiğinde yerden yere vuruyorsak Kürtlükle ilgili de aynı açıklıkla konuşabilmeliyiz. Üstelik bunu hep beraber yapabilmeliyiz. Aksi takdirde Türk milliyetçiliğinin yer yer 'ezici ve aynılaştırıcı' olduğunu söylerken, Kürt  milliyetçiliğini yüceltmeye izin vermiş olmaz mıyız?
***
Gerektiğinde her kimlik didik didik edilebilir. ABD'nin kapıldığı 'politik doğruculuk' kapanına biz de kendimizi kaptırmayalım. Yukarıdaki hikayede olduğu gibi konuşamaz hale gelmeyelim.

Musevi vatandaşların  sünnet problemi
Şimdiye kadar dile getirilmedi. Meğer bu ülkede yaşayan Musevi vatandaşların ciddi bir problemi varmış: Sünnet olmak!
***
Musevi inancına göre sünnetçilerin dini bir eğitimden geçmesi gerekiyormuş. Ancak Türkiye'de böyle bir eğitim almaları mümkün değil tabii. Yıllardır Ruhban Okulu'nu bile açamıyoruz. Musevi sünnetçilere gereken din eğitimine nasıl müsaade edeceğiz?
***
Bu nedenle Musevi vatandaşlar da sünnetçilerini İsrail'den getirmek istiyorlarmış. Ancak buna da bizim Sağlık Bakanlığı izin vermiyormuş. Gerekçe olarak 'Nasıl operasyon yaptıklarını bilmiyoruz. Türkiye'de sünnet etme yetkileri yok' deniyormuş.
***
Kısacası Museviler sünnet konusunda yıllardır sıkıntı yaşıyorlarmış. Çareyi de gayrıresmi yollardan getirdikleri İsrailli sünnetçilere çocuklarını sünnet ettirmekte buluyorlarmış.