AKŞAM | CUMARTESI | 06 HAZİRAN 2009, CUMARTESİ

Kör dünya!

Sezonun en çok konuşulacak, tartışılması gereken, popüler film endüstrisine kurban verilmeyecek denli popüler filmi... Son birkaç yılın en iyisi olmasa da en iyiler arasına gireceği kesin.

kor
Yüksek yüksek binaları, yoğun klakson sesleriyle müziklendirilmiş asfaltları, yanıp sönen trafik ışıkları arasında yaya geçidinde biriken insanlarıyla bir metropoldeyiz. Asyalı bir sürücünün birdenbire direksiyon başında kör oluşu, bundan faydalanmak isteyip arabasını çalan bir diğeri... Eve döndüğünde o uzun bacaklarına ısrarla vurgu yapılan, podyumdan fırlamışçasına güzel karısıyla birlikte bir göz doktoruna gidecekler. Göz doktoru, diğerleri... Derken korkunç bir salgın başlamıştır: Körlük salgını... Artık kıyamet sonrası tüm senaryolar yürürlüğe girmiştir. Hemen karantinaya alınmaya başlanan insanlar ve içlerinden bir grubun yaşam savaşı...
'City of God'-'Tanrıkent' ile büyük çıkış yapan, 'The Constant Gardener' ile yerini sağlamlaştıran, 1955 Brezilya doğumlu Fernando Meirelles, bu kez Portekizli Nobel ödüllü yazar Jose Saramago'nun 'Körlük' romanına el atıyor. Edebiyattan sinema uyarlamalarının kısır tartışmalarına girmeden Brezilyalı yönetmenin romanın görsel atmosferini iyi kavrayıp yansıttığının altını çizmek gerek. İnsanlık tarihi kadar eski bir rahatsızlığı bir salgına dönüştürüp sözü ve görselliği dolandırmadan, hatta biraz da kabaca 'bizleri kör edecek denli' göze parmak sokarak anlatıyor Meirelles.
'Hepimiz giderek körleşiyoruz', son derece kolay bir mesaj. Bunun belli bir katastrof hüznü var belki, ama Saramago'nun ve filmin bizim önümüze sunduğu çok daha hüzünlü ve kötümser bir tablo var. 'Kör olmaktan daha kötü ne olabilir' demeyin; hiç görmemiş olmak!
Yönetmen, o denli ustaca oynuyor ki görüntülerle, bunu damarlarınıza kadar aktarıyor. Öyle ki, gruptan bir çocuğun bir masaya çarptıktan sonra masanın gerçeklik kazanması, unutulmazlar arasına adını kolaylıkla yazdırabilir cinsten... Survivor yarışmalarına taş çıkartacak bir yarışma, ihtiras ve sınıf mücadelesinin yaşandığı bir türlü zorlu deneme, bize 3. Dünya Savaşı sendromunun yerini salgın hastalık olgusunun aldığı ipuçlarını da veriyor. Her türlü çekinceye, barış arayışlarına rağmen, karantinadaki hastaların ahlak nosyonlarını da hiçe sayarak (birbirlerinin kadınlarını yiyecek karşılığı istemeleri ya da körlük anında bile ırksal düşmanlığı elden bırakmamaları gibi) kendi soylarını ve uygarlığı yok etmeleri, hep sözü edilen dibe vuruştan başka nedir ki?
'Körlük' bize özellikle son dönemlerde birbiri ardına çevrilen kıyamet sonrası filmlerinden çok farklı bir şey vermiyor belki. Ama en azından Çin ya da domuz gribi gibi salgınların bu senaryolar doğrultusunda sendromlaştırıldığını düşündürtüyor. Yani hayal gücümüz (sinemacı ya da edebiyatçılarınki) bu anlattığımızdan ileride değil. Ama 'film icabı' bile bu denli rahatsızlık veriyorsa, insan hayal gücünden Jean Renoir'ın düşlediğinden bile daha çok korkmalı!

Bir abide: Julianne Moore
Julianne Moore, çok da sevdiğim bir oyuncu değil ama alkışlanacak bir performansı gözden kaçırtamayacak kadar iyi bu filmde! Sinemada gördüğümüz en etkili kadın kahramanlardan; erkeğine resti çekecek, silahın üstüne gidecek denli erkek! Ortada anne fedakarlığı falan görünmeden tek başına bir devrimci gibi 'tek gören' olarak rolünü tamamlıyor. Mark Ruffolo'yu, yine özellikle Danny Glover'ı da yabana atmamak gerek.
Eğer insanlığımızı yitirmişsek ve pek çok değer beraberinde tarih olmuşsa, birlik olmaya ihtiyacımız var demektir. Finalde sevgisini söylemekte zorlanan Danny Glover'ın son karelerde o müthiş donukluğu, aslında bu hikayenin 'mutlu bir sonu' olmadığının da habercisi.


BARIŞ BARDAKÇI

  • Diğer Haberler

İletişim |  Künye | 
Copyright Türkmedya A.Ş. Akşam Gazetesi Güneş Gazetesi Tercüman Gazetesi Autocar Dergisi Alem Dergisi FourFourTwo Dergisi Eve Dergisi Platin Dergisi Stuff Dergisi Maxim Dergisi Alem FM 89.2 Lig Radyo 92.3