Türkiye geçen hafta Bostancı'daki çatışma, 1 Mayıs ve kabine revizyonu arasında 'bok'tan ama önemli bir polemikle de uğraştı. Daha doğrusu, 'şiir'e ilişkin bilgilerin birbirine karıştığı kabız bir tartışmayla...
Özetlersem: Şair Ahmet Güntan, Kitaplık adlı dergide 'Bok üzerine tezler' adlı bir şiir yayımladı.
Ardından şiiri tesadüfen okuduğunu söyleyen Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, 'Türk şiirine b.k girdi' başlıklı öfkeli bir yazıyla meseleyi köşesine taşıdı. 'O necaset maddesinin şiirde alayı vala ile ağırlanması'na kızdı. 'Nimetten arta kalandır-yeşil / sarı / katı / yumuşak kahverengi' gibi dizeleri alıntılarken bile midesinin bulandığını yazdı.
Yazının sonunda da dergi yönetimine bir mesaj gönderdi: Ne yani kitaplık gibi kaliteli bir edebiyat dergisi, artık mide bulantısı eşliğinde mi okunacak? Derginin yayınlayıcısı Yapı Kredi Yayınları uyuyor mu?
Yazıdan sonra tartışma büyüdü. Ama Ahmet Hakan 'eleştiri'sinde ısrar etti ve ertesi gün, bu kez de şiirin yayınlanmasını savunanları kalayladı: Şaştım kaldım vallahi. Demek ki... Bok tasvirlerinde şiirin hasını da bulanlar varmş memlekette... Ne diyelim hayırlı olsun. Ama neden kimse şiir okumuyor diye de artık şikayet etmeyin...
Başta söylediğimi tekrarlayacağım. Evet bu, kabız bir tartışma. Çünkü meselenin gündeme getirilmesinde ciddi bir yöntem hatası, galiba biraz da bilgi eksikliği var. Önce sorunun cevabı: Bok, şiire bal gibi girer. Bunlar da, 6 (yazıyla altı) maddeyle neden gireceğinin gerekçeleri:
BİR Mallarme, 'Şiir sözcüklerle yazılır' der ama aslolan şiirin bütünüdür. Mesele, şiirde hangi sözcüğü kullandığınız değil, o sözcükle nasıl bir imge yarattığınızdır. Bu yüzden bazı şairler 'bok'tan şeyler yazar, bazıları 'bok'u bile şiire dönüştürür. Zaten şiirin de tek bir kriteri vardır: İyi şiir, kötü şiir!
İKİ Apollinaire'nin hatıralarında bok üzerine muhteşem bir anekdot vardır.
Romalı çocukların Rose (Gül) adlı bir acuzenin arkasından 'bok gülü, bok gülü' diye bağırdığını duyan şair, bu karşıtlıktan çok etkilenir. Gül gibi ince ve zarif bir imgeyle pis ve itici çağrışımları olan bokun yan yana gelebilmesi onu büyüler. Ve kendi kendine 'Bunu bir şiirimde mutlaka kullanmalıyım' der.
Yani... 'Necaset'in şiirde yeri vardır ama nereye, nasıl koyacağını bilirsen!
ÜÇ Edep ile edebiyat arasındaki ilişki yanıltıcıdır. Edepsiz bir şiir, bir edebiyat başyapıtı olabilir çünkü. Mesela Cemal Süreya'nın 'Soy bir portakal yedir bana dilim dilim' dizesiyle erotizme beş çeken 'Şu da Var'ı Türkçe'nin en edepsiz ama en güzel şiirlerinden biridir. 'Benim şeyim çok uzun' demek başka, 'Ben Uzunminareliyimdir doğma büyüme' demek başka şeydir. Bunu da ancak 24 yaşında Gül gibi bir başyapıta imza atan Cemal fırlaması becerebilir.
DÖRT Baudelaire'nin 'leş' üzerine yazdığı ve uzun uzun bir leşi tasvir ettiği şiirin edebiyat tarihinde sarsıcı bir yeri vardır. Çünkü Baudelaire, leş'i estetize etmiş, onu sözcüklerle sürükleyip lirizme taşımıştır. Leş de bok kadar iticidir. Hatta sahada çalışmış gazeteciler boktan daha kötü koktuğunu bilir.
BEŞ 'Şiir', sadece 'şiir olsun' diye yazılır. İyi şiir çok okunmayı, çok satmayı değil, olsa olsa keşfedilmeyi bekler. Bu keşfi de ancak haz eğitiminden geçmiş okur yapabilir. Behçet Necatigil'in 'Hüthüt'ünün, Yahya Kemal'in Erenköyü'nde Bahar'ının, Oktay Rifat'ın Mısır Dönüşü'nün Ayşe Kulin'in ya da Tuna Kiremitçi'nin romanları kadar okunmasını beklemek safdilliktir. Çünkü semt pazarı mantığı modern yayıncılıkta da işler: Bazıları sürümden kazanır!
ALTI Ahmet Güntan'ın 'Bok üzerine tezler'i bence çok kötü bir şiir. Ama Güntan'ın kalemi, bokun şiire girme özgürlüğünü engelleyemez. Önemli olan şiirin zamana direnmesi, şairden sonra da yaşamasıdır. Yani, zamanın sifonu çekilince Güntan'ın şiiri gider, 'Hüthüt' daha çok sema gezer!
Kemal-i Afiyet'te hüzünlü final!
2 Mayıs sabahı, Ankara'da bir ev. Masanın etrafında üç kişi... Ölüm sessizliğini, evin oğlunun ani çıkışı bozar:
- Daha 33 anonim, 27 limited şirket kurabildim. 'One Minute'nin patent hakkını bile aldırmadın bana. Nasıl kaptırdın o koltuğu, mahvoldum baba ben!
- 'Bi dakka' oğlum, sıkboğaz etme babanı!
- Söyleyene bak! Bakanlığı boyunca 'bi dakka' boynundan inmedin adamın! Nerede kamera görsen, 'Bakan Bey'im, seni seviyorum' diye fırlayıp yapıştın anne!
- 'Rabbim yapış' dedi oğlum, ben ne yapayım? Sahi Bey, boynuna yapışamayacak mıyım artık törenlerde!
- Hanım sus! Daha yeni by-pass oldum ben!
- Evet baba, ama kabineden de by-pass ettiler seni... Madem durumun kritikti, patentime niye çomak soktun?
- Bendeki un daha bitmedi oğlum. Bir revizyon daha olur, memleketime hizmet aşkıyla yeniden akıtırım!
- Ay, müstakbel Bakan'ım yine fena oluyorum ben! Sanki bir ses! Kamera da yok ama olsun, sarılıcam!
- O zaman bana patent de alırız mı baba? One'dan başlarız, Fifteen'e kadar hem de!
- Alırız benim tüccar oğlum! Hanım bırak artık, kıracaksın boynumu.
- Rabbim, 'Kamera' diyor! Oğlum, koş getir dolaptan... O kadar sarıldım boşa gitmesin! Uğur Dündar'da çıkmazsa konu komşuya gösteririz hiç değilse!
NOT: ÇOK ÖZLEYECEĞİZ!
Sana çok gereksiniyorum dirimim!
Adı: Gökhan Cebeci... İhtimal akademisyen. Çünkü isminin önünde Dr. yazıyor. Türkoloji ile falan uğraşıyor olmalı.
Cumartesi günü Habertürk'te makale süsü verilmiş bir 'kompozisyon'u yayımlandı!
Hani ortaokulda 'Gün geçmiyor ki...' diye başlayıp 'giriş-gelişme- sonuç' kuralını çiğnemeden içini doldururduk ya...
Aynı onlardan..
Sanki Bay Doktor değil, 6 Edebiyat A'dan Gökhan yazmış, Öyle çocuksu!
Makalenin adı 'Türkçe ve dilde özleştirme'... İlk cümlesi de şu: Gün geçtikçe yozlaştığına tanık oluyoruz Türkçenin.
:) Gülmeyiniz zira çocuk dertli.
Çünkü o, bir makeleyi 'öztürkçe' yazabilecek kadar 'uydurukça' biliyor. Fakat 'dil'ini kimseye öğretemiyor.
Çünkü bu şuursuz halk, sorumsuz basın, pespaye radyocular eski sözcüklerden vazgeçmiyor!!!
Ama artık canına tak etmiş, 'Büyük sıkıntı duyduğum bu derin ve uzmanlık gerektiren konuda neler yapabilirim?' diye düşünmüş ve 'Özleştirme Kılavuzu'ndan birtakım sözcükleri gazetede yayımlamaya karar vermiş.
Niye? Geri kafalılar öğrenip cümle içinde kullansın diye!
Peki neymiş 'derin ve uzmanlık gerektiren' bu sözcükler: Fotokopi yerine tıpkıçekim, mağaza yerine satımevi, iddia yerine sav, karakter yerine özyapı, ihtiyaç yerine gereksinmek...
Örneklersek... Uzun süredir ihmal ettiğiniz sevgilinizi aradınız. 'Özledim' numarası çektiniz, yemedi.
İşte ikili ilişkide boka sarmanın 'öztürkçe'si:
- Sana çok gereksiniyorum sevgilim!
- Gereksinsen bir kere arardın. Uziletişim diye bir şey var!
- Saygaçlı-tükenirkartım bitti dirimim! Satımevi de kapanmış. alamadım!
- Savlarına inanmıyorum, özyapısız herif!
'Allah ıslah etsin' diyeceğim...
Osmanlıca diye kızacak!
E, bende de Özleştirme Kılavuzu yok, ne olacak şimdi?
Teşbihte hata!
''Anayasa Mahkemesi'ne dikilen Adalet Heykeli'nin göğüsleri tıpkı Aysun'un göğüslerine benziyor'
Ucube ile Aysun Kayacı'yı karşılaştırıp 'diri' ile 'cansız'ı ayırt edemeyen Müjde Ar!