Soğuk savaş dönemi bittiğinden bu yana iç dengeleri bir türlü yerine oturamayan Türkiye, karanlık bir geleceğe yürüyor izlenimini veriyor.
Darbecilerle savaş gibi meşru ve aklı başında her insanın destek verdiği bir amaçla ortaya çıkanlar, yaptıkları uygulamalarla, deklare ettikleri meşru ve haklı amaç dışında ülkeyi çok farklı bir geleceğe doğru götürüyor gibi görüntü veriyor.
Bunu yapmakta olduklarının bilincindeler mi yoksa davranışlarının istenmeyen etkisi olacak sonu gerçekten göremiyorlar mı bunu bilemiyorum.
Ama neden ne olursa olsun, bugün toplumun bir kesimini Türkiye'nin karanlık geleceğe doğru yol aldığı yolunda müthiş bir korku sarmış durumda. Bu duyguya kızma yerine insanlarla biraz empati yapıp onları biraz anlamaya çalışmalıyız. Korkuların temel nedenine inmek zorundayız.
Gelinen noktanın çok kritik ve belki de dönüşü olmayan yola girmek üzere olduğumuzun sinyalini önceki gün Süleyman Demirel vermiştir,
Türkiye'nin karşı karşıya olduğu tehlikeleri en iyi bilecek durumda olan ve ülkenin kodlarını en rahat çözebilen 9. Cumhurbaşkanı, gözaltına alınmış olan Mehmet Haberal'ın İstanbul'a götürülmek için getirildiği havalimanına bizzat makam otosuyla gelip onu yolcu etmiştir.
Bu yakın tarihimizde ülkenin siyasi yaşamında olan en önemli gelişmelerden bir tanesidir.
Gerçi Ertuğrul Özkök'e yaptığı açıklamada Süleyman Demirel bunu neden yaptığını net olarak açıklıyor ama hiçbir şey dememiş olsaydı bile, onun orada bulunması Türkiye'nin gidişatından ne kadar endişeli olduğunu gösteriyordu. Bundan önceki hiçbir Ergenekon davasında bu kadar net tavır almamış olan Demirel'in bu defa kendisini tavır almak zorunda hissetmesinin nedeni üzerinde düşünmeliyiz.
Çağdaş, modern, laik bir demokratik bir cumhuriyette yaşamak arzusunda olan bizlerin ortak endişemizi çok anlamlı bir jest ile dışa vuran Süleyman Demirel şimdi neden endişeli?
9. Cumhurbaşkanı, bizler gibi, Türkiye'de rejimin adım adım değiştirilmekte olduğunu ve bizlerin arzuladığından çok daha farklı bir gelecek hazırlandığını düşünüp korkuyor olmalı.
'İnsanlar korkutuldu' diyor Demirel. Evet korkutulduk; çünkü çocuklarımızın geleceğinin ne olacağını artık göremiyoruz.
Son dalgada gözaltına alınanların ortak özelliklerine bir bakın, bir şeyler yaşanmakta olduğundan siz de şüphelenmeye başlayacaksınız.
Gülen cemaatinin en çok övündüğü konu, uzun zamandır fakir ailelerin çocuklarına burslar verip okutmaktır. Açıkça söyleyeyim; bununla övünmekte haklılar da. Ama artık geleceğimiz olan bu çocuklara sahip çıkan örgütler arasında sadece bir tanesi olmak kesmiyor galiba onları. Geleceği sadece onlar tasarlamak istiyor gibiler... Alternatif gelecek tasarımlarıyla burslar veren ve çağdaş, modern, laik gençler yetiştirmek arzusunda olanların faaliyetlerini fazla istemiyor gibi davranıyorlar.
Fakir ailelerin çocuklarına çağdaş bir eğitim alma imkanını açma işini büyük şefkatla yapmakta olan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin başında bulunan Türkan Saylan önceki gün daha evi aranmaktayken bile gidişatın ne olacağının ilk işaretini verdi. 'Çocuklarımız ile ilgili bilgisayar kayıtlarını aldılar. Bu ay onlara burs veremeyeceğiz' diyerek üzülüyordu.
Kemoterapinin ağırlığıyla mücadele etmekte olan kalbi güzel kadın, o zor anında bile çocukları düşünüyordu.
Bir diğer gözaltına alınan isim Tijen Mergen ise çok da başarılı olan 'Baba Beni Okula Gönder' kampanyasını yürütüyordu. Kız çocuklarının okula gidebilmesine özel önem veren bu proje, feodalizm koşulları ile mücadele de ederek kendisine bir milyon çocuğu okutma hedefi koymuştu.
Durum böyle olunca ve insanlar Türkan Saylan Hanım'a yapılan muameleyi görünce ister istemez 'Asıl amaç acaba fakir çocukların eğitilmesini sadece tek merkeze bağlamak mı, yoksa modern, çağdaş, laik eğitimden hoşlanmayan bir güç de mi devreye girdi?' sorusunu sormaya başladılar. (www.Odatv.Com'da dün çıkan bir analiz bu konuda hayli aydınlatıcıydı.)
Baştan beri söylüyoruz; asıl amaç darbecilere karşı olmak ve bir daha Türkiye'de darbe olmaması koşullarını sağlama filan değil. Eğer amaç bu olsaydı, tüm hayatlı boyunca darbeye karşı durmuş olan, 'Darbeye de şeriata da karşıyız' diyen Türkan Saylan'ın evinde arama da yapılmazdı. Gelecekten korkmaya başlayan insanlar birbirlerine bunları söylüyor.
Daha da kötüsü, birçok insan şimdi 'Acaba ona da şeriata karşıyım dediği için mi kızıldı?' diye kuşkulanmaya başladı.
Bazen algılar çok önemlidir. Hatta algılar doğru olmayan bir şeye bile bir süre sonra gerçekten doğruymuş gibi etkiler yaratma gücü verebilir.
Bu tehlikeyi de görmeli ve bazı algıların oluşmasına ortam sağlamamalıyız.
Demirel de tam da bu noktada ciddi bir tehlike görmüş olamaz mı?
Bu arada artık isimleri tek tek aklıma geldiklerinde midemi bulandırmaya da başlayan liberal faşistler (bindirilmiş faşistler, embedded liberals, AKP kucağındaki liberaller de diyebilirsiniz, bütün tanımlar da uyuyor onlara) hedef şaşırtma görevini tüm hızlarıyla sürdürüyor.
Bir kısmı küçük çocuk sahibi olan bu insanlar kendi yaptıklarının çocuklarının geleceği ile oynanmasına yardımcı olabileceğini bile bile ihanetlerini sürdürüyor.
Gözleri fena halde kararmış bu insanların.
BAŞBUĞ ORTAK KORKUYU İFADE ETTİ
Bu arada Genelkurmay Başkanı'nın konuşmasının sonuna doğru 'Bazı cemaatler ilk önce ekonomik güç oluyor, sonra da yaşam tarzlarında değişimler istiyorlar' dedikten sonra, 'Din ekseni olan bazı tarikatlar kendilerinin güçlü hale geldiğini sanmaktadır ama bu yanıltıcıdır. Bunlar destekçileriyle TSK'yı yıpratma uğraşını sürdürüyorlar' diye konuştu.
Herhalde Org. Başbuğ'un bu konulara girme ihtiyacını duymuş olmasının yukarıda kaynağını anlatmaya çalıştığım toplumun bir kesimini sarmış korkulardan tamamen bağımsız olduğunu söylemek de pek mümkün değil.
Başbuğ, 'Atatürkçü düşünce sistemi akla ve bilime dayanarak nasıl karar verileceğini gösteren bir dünya görüşüdür' vurgusunu da yaptı ve toplumun bazı kesimlerinin kaybedeceğimizden korktuğumuz dünya görüşünün önemini yine özellikle vurguladı.
Bu arada davetli olduğum halde konuşmaya dinleyici olarak katılmamış olmam yanlış anlaşılmasın, bunun nedenini açıklamalıyım diye düşünüyorum. Ben bu tür önemli konuşmaları televizyondan takip ederken çok daha fazla konsantre olup daha iyi dinleyebiliyorum.
HASAN CEMAL MUCİZESİ
Bu arada dün mizah konusu olabilecek bir şey yaşandı ve Hasan Cemal, Ergenekon'un pusulasının şaşmış olabileceğini anlatan bir yazı yazdı.
Kaç yıldır anlatıyorum 'Bu adam yavaştır' diye kimse inanmıyordu bana. İşte bakın kendisi için bile rekor sayılabilecek yavaşlıkta kavradı sonunda meseleyi.
O bile sonunda kavrayabildiyse meseleyi, daha birçok insanın da Ergenekon'da pusulanın şaşırmış olabileceğini anlaması umudu hala daha var demektir.
Liberal yol arkadaşları acaba kızacaklar mı şimdi Hasan Cemal'e?
Bir ara onlar tarafından çok seviliyordu ama şimdi kendi başına geliştirdiği 'Yeni teze' uygun bir şekilde davranıp, geleceğimiz üzerine oynanan oyunda yardımcı oyuncu olmayı bırakırsa da sevecekler mi bakalım onu?...
Yalnız kalırsa da hiç dayanamam, üzülürüm. Yumuşak kalpliyimdir de ben ayrıca.
Oray (Eğin), şu anda bir yönüyle 'Issız adam' gibi olan Hasan Cemal bu şekilde gelişmesini sürdürürse onu SALOMANJE toplantılarımıza bir süre sonra sırf yalnızlık çekmesin diye mutlaka çağırmalıyız. Bu fikri Hıncal Uluç'a sinirlenmesin diye alıştıra alıştıra açmalıyız bence.
ADALET VİCDANLARI KARARTMAMALI
Dün yazımda bahsettiğim 'Çoğulcu ve eşitlikçi bir siyasi liberalizm anlayışı içinde hakkaniyet olarak adalet fikrinin nasıl gerçekleştirebileceği' konusunda kafayı çalıştıran John Rawls'un 'Adalet Teorisi' başlıklı kitabını tekrar tavsiye ediyorum herkese. Çünkü adalet vicdanları karartmaya başlarsa hakkaniyet kaygısı da tamamen ölüp gider. Bu da toplumları yok edebilecek kadar büyük tehlikedir.
Yazımı Sayın Demirel'in altına aynen imzamı atacağım laflarıyla bitirmek istiyorum.
'Kimse adalet engellensin demiyor. Ama adaletin vicdanları karartmaması lazım.'