Dün hayatımda ilk kez uzun yıllar boyunca Türkiye'de yaşamaktan kaynaklanan endişe ve paranoyalarımdan biraz olsun kurtulmaya başladığımı hissettim. Üzerimden ağır bir yükü atmaya başlıyor gibiyim.
Ülkenin bende ruh hastalığı yaratması genetik nedenlerle de olabilirdi tabii ama biraz sonra anlattığımda göreceğiniz gibi burada hayli tuhaf şeyler de başıma geldi yıllar içinde...
Örneğin;
- Yıllar önce, iki ay kadar son derece keyifle kaldığım New York'tan dönmüştüm. Yanımda aylar hatta yıllar boyunca mutlulukla okuyacağım Fetish Times gazetesinin koleksiyonunu da getirmiştim. Döndüğüm gün akşam arkadaşlarla içki içmeye de çıktık. Mutluydum, içim huzurluydu. O günü çok iyi hatırlıyorum. Tarih 11 Eylül 1980'di. Sonra ertesi sabah uyandık.
- Bir süre sonra asistanlık yapmakta olduğum üniversiteye maaşımı almak için gittim. Bana maaş alamayacağımı çünkü bordroda gözükmediğimi, orada çalışmadığımı söylediler. Ben de 'Nasıl olur, burada asistanlık yapmış olduğum gibi bir şeyi hayal etmiş olabilir miyim ki?' diye sordum.
Soruyu soran ben olduğum için 'Evet; hayal etmiş olabilirsin' dediler. Ben bile bir ara endişelendim 'Ya öyleyse...' diye.
Velhasıl işten kovulmuştum. Üstelik bunu kimin yaptığı da belli değildi. YÖK askeri, asker YÖK'ü, dekan ise kendisi dışında herkesi suçluyordu.
- Yıllar sonra bir Türkiye klasiği daha oldu ve kimin yaptığı belli olmayan bir işlem hakkında dava açabilmiştim. Üstelik davayı da kazandım, bana tazminat ödediler. Bugüne kadar o tazminatın kimin cebinden çıktığını bilmiyorum, umurumda da değil.
Bu olay bana bu ülkenin totalitarizmi bile doğru dürüst beceremediğini gösterdi. Askeri darbe ortamında işten attığın bir insana dava açma hakkı vermek totaliter bir absürdlüktü, felsefi bir anlamsızlıktı.
Bu aralar yine aynı hatayı yapıyor, telefon dinleme vakalarına dava açılması yolunu getiriyorlar.
Şimdi soruyorum size; çok az miktarını örnek olarak verdiğim bu türden olayları sürekli yaşamak zorunda bırakılmış bir insandan ülkesinde kendini rahat, içini huzurlu hissetmesini nasıl bekleyebilirsiniz ki?
Ama dün bu oldu. Beni bile şaşırtan bir sürprizdi bu...
Birbiri üstüne gelen birtakım gelişmeler nedeniyle kendimi nihayet güvende ve huzurlu hissetmeye başladım. Bu gelişmelerin listesi aşağıdadır:
ARTIK KURTULDUK ŞENER PARTİ KURDU
1- Ülkede bugüne kadar olan biten her türlü kötülüğün, berbat olayın sorumlularının Ergenekon çetesi olduğu ortaya çıktı. Onlar da deşifre olduklarına göre bundan böyle artık kötü bir şeyler olabilmesine imkan yok. Mutlu ve huzurluyum.
2- Türkiye'de en fazla AKŞAM gazetesinin Ankara bürosunda liderliğini Deniz Güçer'in yaptığı bir çete tarafından desteklenen ve sevilen Abdüllatif Şener sonunda çok beklendiği iddia edilen bir parti kurdu. Bundan böyle Türk siyasi yaşamına kalite, müthiş parlak fikirler ve farklılıklar gelecektir mutlaka.
Adamcağız üniversitede hocalık yaparken onun boş odasından bile birinci sayfalık fotoğraflı haberler çıkaranlar nedense yeni partiye fazla haber ilgisi göstermediler. Partiden yapılan ilk resmi açıklama kendilerini diğer partilerden ayrıştırmayacakları oldu. Ne demek istediklerini bir tek ben anladım ama bu basit fikri bile neden bu kadar karmaşık ve yanlış biçimde ifade ettikleri meçhul.
Bu partinin ileride büyük bir komünikasyon problemi yaşayacağına eminim. Hele tüm iletişimi Aydın Menderes gibi yanaklarını şişire şişire ve anlamsız vurgulamalarla konuşmaya çalışan Abdüllatif Şener yapacaksa partinin kendisiyle ilgili hiçbir şeyi anlatabilmesi katiyen mümkün olmayacak.
Groucho Marx bir ara 'Beni üye olarak kabul edebilecek bir kulübe ben üye olmak için başvurmam' demişti. Ben de ilke olarak Abdüllatif Şener'in büyük bir siyasi lider, büyük alternatif ve kurtuluş umudu olabildiği bir ülkenin vatandaşı olmak pek istemem. Bu da bilinsin.
Şunu da unutmayın; bu kişi siyaset tarihimizde Ertuğrul Günay'dan bile daha absürd biçimde konuşmayı başarabilmiş bir kişidir. Bir ara 'Ben tadı dışında şarap hakkında her şeyi bilirim' bile diyebilmiştir. Ben de şarabın tadını bilmeyen, bunu anlamayan bir insanı ne ciddiye alırım ne de onu fazla dinlerim. Bu da bilinsin.
ERTUĞRUL ÖZKÖK İLE AYNI FİKİRDEYİZ
3- Dün medyanın geleceği hakkında birtakım tahminlerde bulunup bir süre sonra medyada tüm taşların yerinden oynayacağını söylemiştim. Dün baktım Ertuğrul Özkök 'Fitneciler, iftiracılar, bohçasında alelade fikirden başka satacak bir şeyi olmayanlar, cümbür cemaat gidecekler. Görüyorum, söylüyorum. Babıali'de hicret zamanı geliyor' diye yazmış. İkimiz de tesadüfen aynı konuyu farklı biçimde işleyip farklı ifade ettiğimizde aynı sonuca ulaşmışız.
İnsanın fikirlerini paylaştığı bir başka yazarın da olması, güvenlik ve huzur duygusuna katkıda bulunuyor.
4- Bir de dün her şeyin ötesinde kendimi daha iyi anlamama 'dip not' şeklinde katkıda bulunan bir gelişme oldu. Gördüm ki benim bir 'Takıntılı takipçi avcım' (Stalker) varmış. Hani hayran olduğu sanatçıların yazarların peşine takılır da tüm hayatını onu takip etmeye ve avlamaya adayan ruh hastaları var ya; onun gibi bir şeyim varmış benim hayatımda.
Farkında değildim bunun. Allah'tan 'Takıntılı avcı' takibinin ilk sonuçlarını dün Taraf gazetesine yazdı da varlığının farkına vardım.
Alper Görmüş yazısında, benim hayatımdaki tutarsızlıkların bir dökümünü çıkarmış. Tabii ki çok eksik yazı. Benim övündüğüm daha çok esaslı turtarsızlıklarım da vardı. Takipçi bana telefon açıp sorsaydı onları da eklerdim listesine, yazısı daha güzel olabilirdi.
Bu tutarsızlıkları bazı mülakatlarda ve yazılarda daha önce açıkladım ama son günlerde bunun kapsamlı bir yazıyı hak ettiğini düşünerek bazı çok zor metinleri okuyarak anlatmaya hazırlanıyordum bir yazıyla.
Taraf'ta dün o yazı çıkmasaydı, yanlış anlamlar olmasın, kimse 'Bak cevap vermek zorunda kaldı' şeklinde düşünmesin dedikoducular diye, bir süre erteledim o yazıyı. Ama kısa sürede yazmam gerekiyor. Çünkü yazı artık kıvama geldi...
5- Ayrıca üsüne üstlük dün sabah birden çok hafiflediğimi ve üzerimden bir yük kalktığını hissettim. CNN TURK sabah programına artık takmam gerekmediğini anladım. Bundan böyle bakmayacağım o programa. Nedenini merak ediyorlarsa banttan seyretsinler programı yeniden ve neyin eksik olduğunu kendileri görsünler. Eksik olanı yeniden koymaya karar verirlerse belki yine seyretmeye başlarım.
6- Bir buçuk insanın sunduğu programa da bakmıyorum artık. Çünkü onu seyrederek medyayı değil sadece seçilmiş kalitesizliği yani Ertuğrul Özkök'ün deyişiyle 'Yakında gidecek olanları' izlediğimi fark ettim. Topal ördek konumundaki bu yazarlarla neden vakit harcayayım ki?
Ahmet Arsan şarap içiyor mu?
Bütün bunlar Türkiye'de kendimi ilk kez huzurlu ve güvende hissetmeme yol açtı.
Bir de tabii ki bütün bunları hissetmeme dün bu yazıyı öğlene doğru bir İtalyan lokantasında şarabımı yudumlayarak yazıyor olmam da katkıda bulunmuş olabilir. Yazıyı biraz daha uzatırsam şarabın da etkisiyle Abdüllatif Şener'den nefret etmeye bile başlayabilirim. En iyisi ben burada keseyim yazmayı.
Son olarak yazmadan da ne yazık ki duramayacağım. Acaba Hürriyet'in yeni yazarı Ahmet Arsan şarap içiyor mu? Eğer içiyorsa bir öğle yemeğinde buluşup güzel şaraplar içme teklifime ne der acaba? Öğle vakti Merlot tercih ederiz değil mi Ahmet kardeş?