AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-06-10

kategori2

Yanılıyorsun Serdar Turgut

Bizim her cuma toplanan bir grubumuz var. Bu kış, birkaç gazeteci arkadaş kendi aramızda sohbet ederken buluşmalarımızı düzenli hale getirmeye karar verdik. Başka gazetecileri de davet ederek katılımı çoğaltmayı amaçladık. İstedik ki farklı yerlerde çalışan meslektaşlar bir araya gelelim, eski kuşak tecrübelerini anlatsın, yeniler soru sorsun, dünya ve Türkiye üzerine sohbet edelim, birbirimize fikir danışalım ve tabii bütün bunları da keyif alarak, eğlenerek yapalım.

Bilirsiniz, Hıncal Uluç yıllardır yazar. Sabah'taki meslektaşlarıyla ancak asansörde karşılaşınca görüştüğünden yakınır. Plaza gazeteciliği medya mensupları arasında teması öldürdü maalesef, Babıali'deki buluşma-toplantı geleneği yok oldu.
Aslında bizim cuma yemeklerimizin de bu bağlamda ta Osmanlı'daki meşveretten farkı yok. O zaman da bir meclis toplanır, farklı konumdaki insanlar bir araya gelirlerdi... Sadrazamların evlerinde gerçekleşen bu buluşmalarda Osmanlı'nın önde gelenleri sohbet ederdi.
Bu geleneğin yansımalarını ileriki yıllarda da görmek mümkün oldu.
Mesela 80'lerde Bebek Bar toplantıları meşhur olmuştu: Mehmet Barlas, Hasan Pulur, Güngör Uras, Oktay Ekşi, rahmetli Yılmaz Çetiner gibi gazeteciler Vehbi Koç, Sakıp Sabancı, Feyyaz Tokar, Şarık Tara, Vitali Hakko gibi iş dünyasından isimlerle buluşurlardı... Bu toplantılar yıllarca devam etti...
Bir de Beyoğlu'nda buluşan ve edebiyatçıların oluşturduğu 'Demciler Akademisi' vardı: Her Cuma öğlen Çiçek Pazarı'nda buluşan isimler Cevat Çapan, Naci Güçhan, Turgay Fişekçi, Fethi Naci, Turhan Günay, Mustafa Alabora, Tunç Başaran ve Aydın Boysan gibi isimlerdi.
Bu isimler de öğlen rakı içerek muhabbet ederler. Onlar bir dönemin canlı tanıklarıdır ve bu sofralarda gelecek kuşaklara deneyim-birikim aktarılır.
Bizim yaptığımız da bu buluşmalardan çok farklı değil. Dediğim gibi, Osmanlı'dan gelen Babıali'de süren bir geleneği devam ettirmek.
Doğrusu, Serdar Turgut'un rahatsız olduğu ve bir daha katılmayacağını beyan ettiği bu yemeklerdeki narsistik kişilik krizinin ne zaman vuku bulduğunu bilemedim.
Benim için fark etmez zaten, ama açıkçası Hıncal Abi adına üzüldüm. Çünkü o bütün bunları aşmış, ego hesaplarını ve tatminlerini geride bırakmış biri. Kaldı ki, 'Narsist olsa ne olur' diye düşünmedim de değil. Ben her zaman için Hıncal Uluç'u bir zenginlik olarak görürüm; modern gazete yazarlığında devrim yapmıştır, bugün yer yer kızsam da görüşlerine katılmasam da onunla iletişimi önemserim, onunla sohbetten beslenirim.
Her şey bir yana, Serdar Turgut'un yemeklerimize katılmama kararına saygı duyuyorum. Ben onun bağımsız bir birey olarak kalma çabasını, herkesten farklı bakış açısını her zaman takdir ederim, üstelik anlarım. İkimizin de ortak motto'su 'Bizi üye kabul eden hiçbir kulübe katılmamak'tır, bir de bu var.
Ama beraber yediğimiz yemeklerde bir kulüp üyeliği yok ki zaten... Dahası herkes zaten kendi başına birey. Üstelik herkes bir isim, herkesin bir tarzı var, kendine böre bir egosu var. Serdar Turgut da 'Benim egom yok' diyemez zaten. Ama buna rağmen bahsettiği türde bir narsizm krizi göremedim ben.
İstediğimiz sadece arkadaşımız dediğimiz insanlarla bir araya gelmek, birilerini bilgisayar ekranının başından kaldırıp sohbet etmek, tanımak.
İşte tam da bu sebepten Serdar Turgut'un 'vedasını' inandırıcı bulmakta zorlandım. Ben kendi adıma ikna olmadım. Masamızdaki başka arkadaşların da ikna olduğu konusunda şüphelerim var.
Tabii, yemeklerimize katılmamanın asıl başka bir gerekçesi varsa onu bilemem.

236 metre yukarıda akşam yemeği
Dedik ki 'Paranın satın alamayacağı tecrübeler yaşamamız lazım' ve bu amaçla yola çıktık. İstesek de bir daha tekrarlaması zor bir akşam yaşayalım, aklımızda kalsın... İlk organizasyonu da yaptık: İstanbul'un en yüksek binası Sapphire'in tepesinde yemek...
'Akşam ne yapıyorsun' diye soranlara Sapphire'e gideceğimi söylediğimde herkes bana 'Aaa orası açıldı mı' dedi.
Açılmadı, zaten bu yüzden 'paranın satın alamayacağı' bir tecrübe. Yaklaşık bir senesi var inşaatın her türlü ayrıntılarıyla tamamlanmasının. Altı alışveriş merkezi, üstü rezidans: Hayranlık duyduğum Tabanlıoğlu Mimarlık'ın elinden çıkan şık ve estetik bir gökdelen.
Binanın sahipleri de bizi kırmadı, 236. metrede, 54. katta bir akşam yemeğimize fırsat verdiler...
Şef Carlo Bernardini, üç Michelin'li restoranlarda olabilecek bir mönü hazırlamış. Gerçekten çok özenli, kusursuz bir servis vardı. Sarafin'in Fume Blanc'ı eşliğinde İstanbul'a en tepeden bakarak çok güzel bir akşam geçirdik.
Bu zirve noktasından açık bir havada Uludağ'ı bile görebiliyorsunuz. Marmara Denizi bir nehir gibi görünüyor. Şehir ayaklarınızın altında ve her yere, her şeye hakimsiniz. Eminim, gökdelende yaşayacak olanlar iyi bir dürbün veya teleskopla şehri izlemenin keyfine doyamayacaklar.
Bu tecrübe eşsiz dedim tabii, ama 54. kat Sapphire tamamlandığında bir restoran olarak hizmet verecek. Kuşkusuz şehrin en cazip noktalarından biri olacak. Yine de inşaatın arasından yukarı çıkıp bu manzarayı önceden görmek insana kendisini ayrıcalıklı hissettiriyor.