AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-06-10
Amerika'da, onlara kendi ülkelerini anlatan bir kitabı bastırıp sattırmayı düşünüyorum. Zor mu hem de çok zor. İmkansız bir hayal mi, vallahi bilemiyorum, bazen imkansızı hayal etmek de gerekir bu hayatta. Neyin imkansız neyin aslında imkanlı olduğunu denemeden bilemeyiz. Bu nedenle atacağım ben bu adımı. En kötü ihtimalle ileride en azından denedim ama başaramadım demek imkanım olur. Denemeye cesaret edemedim demek herhalde çok daha berbat bir alternatif olmalı.
Bu adımı atmak için hayli elverişli ortam da var diye düşünüyorum. Çünkü;
Amerika'da New York'un 1870'li yıllarına ilgi olağanüstü arttı. Ekonomik kriz nedeniyle şehrin tekrar o dönemin pis ve ürkütücü haline dönüşeceği düşünülmeye başlanmıştı... O dönemi yaşamamış olanlar 1970'li yılları kitaplardan, filmlerden öğrenmeye çalışmaya başladılar.
Popüler kültürde 1970'li yılların New York'u fantastik bir fantezi olarak düşünülmeye başladı.
New York'un şimdiki haline alışık olan insanlar eskinin fotoğraflarında ve filmlerinde gördüklerine inanamadılar, inananlar ise korktular...
Allan Tennebaum'un 'New York In The 1970's' adlı fotoğraf kitabında öyle fotoğraflar var ki gördüğümde benim bile tüylerim ürperdi 'Vay be' dedim kendi kendime. 'Burada başıma vahim bir şeyler gelmeden nasıl yaşamışım ben' diye düşündüm.
Hele iki fotoğraf vardı ki; bunları size mutlaka anlatmam gerekiyor. Bir tanesi Bronx'tan diğeri de 42. Sokağa yakın bir sokak olmalı. Bronx'ta toplanmamış çöp poşetleri tüm caddeyi dağ gibi kaplamış, park etmiş arabalar bile altında kalmış çöp dağının ve iki insan bulabildikleri açıklıkta yürümeye çalışıyorlardı.
Diğer fotoğrafta ise '24 saat porno filmleri üst katta' diyordu dükkanın tabelasında. O üst katlara çıkan merdivenlerde insanın ölümü ensesinde hissettiğini çok iyi bilirim ve birçok kez ölümden bile beter olabilecek hayli tatsız belalardan kurtulmuşumdur o merdivenlerde.
KORKU NOSTALJİSİ
Şimdi insanlar ortadan kaldırılmış ve steril hale getirilmiş şehrin o eski tehlikeli ve berbat haline tuhaf bir özlem dıuymaya başladılar. Disneyland'i gezerken insan bir süre sonra Mickey Mouse'tan nasıl sıkılabilirse şehirdeki insanlar da tehlikesiz ve steril ortamlarından bıkmaya başladılar ve 'Korku nostaljisi' sardı etrafı.
O yılları anlatan kitaplar, o yıllarda geçen filmler ve hatta o yıllarda gösterime girmiş olan filmler bile pek rağbette bugünlerde.
1970'li yıllarda şehrin berbat sinema salonlarından bir tanesinde büyük bir keyifle izlediğim 'The Taking of Pelham 1-2-3' adlı filmin, yönetmen Tony Scott tarafından yönetilen yeni versiyonu bu aralar gösterime girdi. Pelham 1-2-3, şehrin metro hatlarından bir tanesine verilen addı. O yıllarda metroya inmek cehenneme inmek gibi bir duygu verirdi insana. Hayatta görebileceğiniz en berbat, en tuhaf tipler orada dolaşır ve yaşarlardı. Etrafta iri fareler yerde yatan baygın, yarı çıplak insanların üstünde gezerlerdi.
Yolcuların treni beklemek zorunda olduğu platformlarda yerde kendisine eroin iğnesi yapmakla meşgul insanlar otururdu. Aniden kavgalar çıkar ve insanlar yaralanırdı ama polis metrodan tamamen çekilmiş olduğu için yaralıyla kimse ilgilenmez, yerde kanamadan ölürdü. Ve tren sonunda gelir, kapısı 'Vuşşşşşş' diye ürkütücü bir sesle açılırdı ve vagonun içine baktığınızda 'Acaba trenin içi mi daha güvenli yoksa istasyonda mı kalsam?' diye düşünürdünüz.
Böyle bir durumdaydı şehir ve üstelik şehrin en tehlikeli yeri metroları da değildi. Bazen yeryüzüne çıkmak istemeyebilirdiniz.
Bahsettiğim filmde o dönemin metrosunda bir tren kaçırılıyor ve çok keyifli bir macera ortaya çıkıyor. Eski filmin üzerine yenisini seyretmekten hoşlanmayacağımdan emin olmakla birlikte yine de dayanamayıp yenisini de göreceğim.
'Lokking for Mr. Goodbar' ile 'Cruising' adlı filmlerin de yeni versiyonları üzerine düşünülüyormuş. Her iki filmde de o dönemin şehrinde gecelik spontane seks aramak için sokaklara çıkmanın kesin bir intihara dönüşebileceği gösteriliyor. Birincisinde spontane gecelik seks arayan kadının, ikincisinde de eşcinsel seks arayan adamın başına berbat şeyler gelir. Özellikle ikincisinin gösterdiği mekanlardan bazılarına gittim, gördüm. Cehennem ortamıydı gerçekten de.
Bizde daha iyi bilinen ve televizyonlarda birkaç kez gösterilen Spike Lee'nin yönettiği 'Summer of Sam' adlı filmi seyrederseniz dönemin şehrinin boğucu havasını iyice hissedebilirsiniz.
ŞEHRİN O GÜNKÜ DURUMUNU NEW YORK'LUDAN DAHA İYİ BİLİRİM
Evet seri katil Sam'in ortada dolaştığı o yaz, ben 5 yıldır şehirde yaşamaktaydım ve o yaz geçmiş yıllardaki berbatlığı bile aratıyordu... Çünkü Sam çok fazla insan öldürdü. Bronx yandı, şehirde bir gece felaket yaşandı. Elektrikler kesildi ve müthiş bir yağma oldu.
Belki biliyorsunuzdur. Ben şehrin o dönemki halini anlatan bir kitap yazmış durumdayım. Adı 'ŞAHSİ BİR NEW YORK BİYOGRAFİSİ.'
Gerçi artık kitapçılarda zor bulunuyor ama bir süre önce bayağı da sattıydı ve ilgi de çekti.
Çok keyif alarak çok da mutlu olarak yazmıştım o kitabı.
1970'ler nostaljisinin esmeye başladığı bu dönemde kitabı İngilizce'ye çevirip Amerika'da sattırmayı deneyeceğim.
'Tereciye tere mi satacaksın, kendi şehirlerini senden mi öğrenecekler?' diyorsanız, ben de 'Evet; aynen öyle olmalı, benden öğrenmeliler' diyorum. Çünkü yaşı tutan hiçbir New York'lu bile şehrini o yıllarda benim gibi yoğun ve denemelere sürekli açık olan meraklı bir zekayla yaşamamıştır. Bunda iddialıyım ve üstelik o yıllardaki deneylerimi yazarken mizahı da çok iyi kullandım. Yeniden okuduğumda beni bile hala daha güldürebiliyor kitap.
Çılgınlık mılgınlık evet yapacağım bu işi, atacağım adımı ve deneyeceğim. Kitabın tutacağını, hatta popüler de olacağına inanıyorum.
Bu yolda bana yardımcı olacağını söyleyen en iyi insanlar da var yanımda ve heyecanlıyım.