AKŞAM GAZETESİ | İsmail Küçükkaya | 2009-06-11

kategori2

Değişen dengeler

Ermenistan'la ilişkiler ve bunun Azerbaycan'a yansıması, mayınlı araziler konusu ve Suriye'ye etkisi, Güneydoğu sorunu ve bunun Ortadoğu satrancındaki Kürt kartına yönelik estirdiği rüzgarlar...
Şu anda gündemde değil ama Kıbrıs'la ilgili gelişmeler de her zaman aynı çerçevede görülür. Hatta öncelikler sıralamasının en tepesindedir, milli davamız Kıbrıs.
Türkiye'nin kronik hale gelen dış politika konuları hep ateşteki kestane gibidir, dokunanı yakar.
Ne var ki zaman bazen sizi o sıcak kestaneyi elinize almaya mahkum eder.
Bizim dış politika dosyalarımız başka ülkelerde olduğundan çok daha fazla, iç siyaset malzemesi olarak tüketilir. Ama bunun sağlam bir zemini vardır. Sağdan sola geniş bir yelpazede milliyetçilik dalgası herzaman köpürmeye müsaittir. Ermenistan'la sınır kapısını, dış konjonktür ne kadar zorlasa da kolayca açamazsınız. Azerbaycan'dan gelen sesler Ankara'da coşkulu eko yapar. Bence kapı, 24 Nisan'da açılmaya çok yakındı, Obama'nın gelişi ve ABD ile AB'nin bastırmaları kapıyı her an açılmaya hazır hale getirmişti. Olmadı, bundan sonra kolay değil. İşte görüyoruz, Dağlık Karabağ sorunu da çözülecek gibi görünmüyor.
Güneydoğu sorunu açısından kritik bir takvimin işlediği ortada. Hükümet, değişik tarihlerde -bunların en keskini Başbakan Erdoğan'ın 2005 Diyarbakır konuşmasıdır- radikal adımlar atmanın eşiğine gelmiştir. Kürtçe TV gibi belli uygulamalar yürürlüğe de girmiştir. Tıpkı Ermenistan sınır kapısının açılmasında olduğu gibi Kürt nüfus barındıran Ortadoğu'daki tüm devletleri ilgilendiren Güneydoğu meselesi de benzer şekilde işliyor. Hükümetin, siyasal iklimle ilgili endişeleri nedeniyle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül devreye giriyor. Gül, partiler üstü konumla inisiyatif almaya ve muhalefetin de desteğini sağlamaya çalışıyor. Ne kadar sonuç alır belli değil.
Tabii böylesine bir konuda konuşmak zor. Herkes, özellikle sorumluluk mevkiinde oturanlar, eteğindeki taşları kolayca dökemiyor.
Mayınlı araziler konusu yeni olmasa da hayli güncel bir dış politika bilinmezine dönüştü. Başbakan Erdoğan'ın 'tarihi özeleştiri' diye nitelendirilen açıklamaları şaşılacak derecede radikal oldu. Muhalefet, hem sol, hem sağ cenahtan sert tepki gösterdi.

BATI, BÖLGEDE İSTİKRAR İSTİYOR
İnsanın, inanası gelmiyor. Manzara şöyle: İslamcı diye nitelendirilen iktidar partisi mayınlı arazileri İsrailli firmaya vermek istiyor, bunu da çok yakın ilişki içinde oldukları Suriye sınırındaki arazi için planlıyor. Gelen tepkileri tarihi özeleştiri yaparak karşılıyor.
İşin gerçeği şu: Türkiye'nin üzerinde oturduğu coğrafya tarih boyu sorunlu, hatta belalı toprakların adı. Stratejik değeri böylesine yüksek bir bölgede küresel dengeler istikrarsızlıktan beslenmişler. Türkiye'nin çok güçlü olmasını istememişler. Yüz elli yıl öncesinde öyle sorun tohumları ekilmiş ki bütün bölge ülkeleri hala oralardan fışkıran sorunlarla boğuşuyor. Şimdi durum değişme aşamasında. Batı'nın enerjiye, petrole ihtiyacı var. Petrol ve doğalgaz kaynaklarıyla Batı arasında köprü görevini görecek Türkiye'nin istikrarlı olması şart. Bizim güvenliğimiz aynı zamanda küresel güçlerin de çıkarına. Güvenlik ve istikrar komşularla iyi ilişkilere dayanıyor. Türkiye, onlarca yıl sonra ilk defa komşularıyla barışçıl bir ilişkiler ağı kuruyor. Bunun devamı ve daha iyi noktalara taşınması kronik sorunların çözümüne bağlı.
Kıbrıs, en zor konu ve o nedenle gündem dışında tutuluyor. Ermenistan
meselesi en kolayı görünüyordu, işe oradan başlandı, beklenmedik zorluklar çıktı, orada mücadele sürecek. Güneydoğu konusu bizde iç güçlerin anlayış birliğine ulaşmasıyla yeni bir ivme kazandı. Hem Kuzey Irak'ta hem de Türkiye topraklarında ayrılıkçılık peşinde olanlara 'rüyadan uyanın, böyle bir gelişme yaşanmayacak' mesajı verildi. Türkiye Irak'ın toprak bütünlüğüne dayalı bir anlayış içinde Kuzey Irak'la sıcak ilişki kuracak, ülke içinde de bireysel temelde kalmak kaydıyla ne kadar hak ve özgürlük sağlanabileceğine bakılacak. İşleyen süreç bunu gerekli kılıyor. Zaten yapılan budur. En önemli düğüm, dağdakilerin nasıl indirileceği noktasında? Kimsenin açıkça konuşamadığı ama devletin
yetkili kurullarında tartışılan ana konu işte bu sorunun yanıtı...
Türkiye gibi bir ülkenin, dış politika konuları, elbette onun iç siyasi dengeleriyle de yakından ilgilidir, daha da önemlisi o sorunların hiçbiri dış konjonktürden bağımsız değildir. Tam da bu nedenle küresel eğilimlerin ve güç dengelerinin desteği hayati önemdedir. Şu anda küresel konjonktür Türkiye'nin lehine dönmüştür. Devlet görevlileri, bugüne değil, 25-30 yıl sonrasına bakıyor ve 'biz şu anda hiçbir şey yapmazsak ileride neler olur?' sorusunun yanıtını veriyorlar. İşte bu nedenle iç siyaset açısından riskli olsa da 'geleceği kurtarmak adına' bugünden bazı kararları vermeye çalışıyorlar.